30 Eylül 2016 Cuma

HAYALİNİ ASAN KADIN



Mustafa Görgüç

Hayalini Asan Kadın bir aşk ve intikam öyküsü. Hüzünlü, dertli, kanlı bir aşk.

Hayalet, Pembe, Sarı, Bay Kahverengi dört eski dost. Olayları hayalet anlatıyor. Bu dört kişi de birbirinden değişik, tuhaf kişilikler, dördü de kaybedenlerden, tutunamayanlardan. Çocuklukları da acımasız geçmiş.

Hayalet’in oturduğu apartmanda Manita adlı bir gizemli kadın var. Manita, terk edilmiş ve bunalımda. Hayalet ve Manita tanışıyorlar. Hayalet, Manita’ya aşık oluyor ancak Manita kaybolmuş bir karakter. Manita nedeniyle hayalet olmayacak olayların içine giriyor, kendi isteğiyle. Üç dostunu da bu kanlı maceraya sürüklüyor.

Roman gayet sürükleyici, heyecanlı, kitabın ortalarında ve sonlarında iki önemli sürpriz de var. Genel olarak hüzünlü ve acıklı bir öykü.

Ancak dil daha önemli romanda, kendine özgü bir sokak dili, varoş dili var, arabesk bir dil ancak zeki de. Duvar yazıları gibi birçok söz oyunu var, romanın konusundan çok bu dil ve sözler daha vurucu. Tek olumsuz yani, argo, küfürün bol olması.

Not:3/4

29 Eylül 2016 Perşembe

FİLM SEÇKİSİ 6



LAURA MARS’IN GÖZLERİ

Eyes of Laura Mars, 1978, A.B.D.

Bir fotomodel bir katilin gözünden onun işlediği cinayetleri görebilmektedir. Polisle işbirliği yapıp katili bulmaya çalışırlar. İyi polisiye gerilim. Not:3/4

ADEMİN ELMASI

Adams Aebler, 2005, Danimarka

Bir neo nazi toplum hizmeti cezası alır ve bir kilisede çalışmak zorunda kalır. Rahip de kendine özgü ve tuhaftır. Neo nazi bahçedeki elmalarla elmalı turta yapmak zorundadır. Rahip, bu nazi ve diğer suçlular bu kilisede çok tuhaf bir topluluk oluştururlar. Kendine özgü komedi. Not:3/4

AFİLİ DELİKANLI

Sweet Sixteen, 2002, İngiltere

16 yaşındaki bir oğlanın annesi hapistedir. O da annesi çıkınca birlikte rahat bir hayat yaşamaları için bir ev almak ister, bunun için para kazanmak durumundadır, ancak oğlan kanun dışı yollara başvurur. Ünlü yönetmen Ken Loach’dan her zamanki gibi klas bir film. Not:3/4

BENİM DİZİLERİM 2



SENSE 8

Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan ve birbirlerini tanımayan sekiz kişi ortak rüyalar görmeye başlarlar. Hepsi bir şekilde telepatik olarak birbirlerine bağlıdır. Dizide bu kişilerin yaşamlarını izlerken bir yandan da neden birbirleriyle bağlantılı olduklarının gizemini çözmeye çalışırız. Onlara yardım edenler ve onları avlamaya çalışanlar da vardır. Heyecanlı, sürükleyici, doğaüstü. Herkese göre sayılmaz, yetişkin öğeler de var. Bunlar göz ardı edilebilir, atlanabilir, izlerken.

SHAMELESS

Utanmaz anlamına gelen dizide, utanmaz bir adam ve ailesinin yaşamı anlatılıyor. Yoksul ve varoşta yaşayan ailenin babası tam bir ahlaksız, ailesine karşı da hayata karşı da, üçkağıtçı, düzenbaz. Ailenin tüm bireyleri kendine özgü, tuhaf, cahil. Hayatın bütün olumsuzluklarını yaşayan ailenin günleri hep olaylı. Başlarına sanki hiç hoş şeyler gelmiyor. Çok canlı bir aile. Dizi, yedinci sezona geldi ve çok renkli. Amerika’da bol ödül aldı, sinemanın usta oyuncuları da var dizide. Ancak, herkese göre değil. Dizide, alkol, uyuşturucu, cinsellik ve her türlü olumsuzluk var. Amerika’da böyle bir hayat yok. Onlar tutucu insanlar. Dizideki olayları yaşayan aile de pek olamaz gerçek yaşamda. O nedenle dizi aslında tam komedi. 

27 Eylül 2016 Salı

KAVAS HÜDAİ


Hüdai, yoksulluktan gelme, varoş çocuğu. Babasını, Hüdai çok küçükken kaybettiler. Annesi ev hanımı, iki ablası ve ağabeyi var. Ablaları okula gidiyor. Ağabeyi ilaç mümessili, ancak faydası sadece kendine. Kendine kazanır, yer içer gezer eğlenir, annelerine para vermez, kızkardeşlere yardım etmez.

Hüdai, ilkokulu dördüncü sınıfta bırakıyor, yaşam savaşına atılmak zorunda, eve para götürmesi lazım. Annelerine, ablalarına yardım etmek zorunda. Dokuz yaşlarında hayata atılıyor. Ağabeyi ile de hiç anlaşamıyor hayatı boyunca. Hiç iyi anısı yok onunla.

Hüdai’nin ağabeyi ile ilgili kötü anısı ise çok. Bir bayram sabahı, Hüdai daha çok küçük, 13 yaşlarında, dört yıldır evi o geçindiriyor, annesine diyor ki, -Anne, bu sabah için sucuklu kuru fasulye, pilav, ayran yapsana. Annesi yapıyor, hep birlikte oturuyorlar masaya, anne ve dört kardeş. Ağabeyi, Dündar, masaya oturup da fasulyeyi görünce,-Bu ne anne, bayram sabahı fasulye mi yiyeceğiz, aklına başka yemek gelmedi mi? diyor bağırarak ve tabağını alıp karşı duvara fırlatıyor.

Üstelik de duvarı yeni boyamışlar, annesi leylak severmiş, o yüzden Hüdai, kendi kazandığı parayla, evin erkeği o ya, gidiyor boya alıyor ve evi kendi boyuyor. Anneleri de mutlu. Ağabeyi fasulyeyi duvara fırlatınca, bir duvara bakıyor bir ağabeyine ve, -Sen ne hakla yemeği beğenmiyorsun, o yemeği ben istedim annemden, parasını da ben kazanıyorum, senin ne bu eve ne de annemize bir faydan yok, bir de zarar veriyorsun, git şimdi bu sofradan, bayram sabahı bari biz mutlu olalım diyor. Ağabeyi evden gidiyor ve üç gün eve gelmiyor.

Bir başka gün ise, Hüdai, gün içinde çalışmış, para kazanmış, annesine teslim etmiş parasını ve cebinde de beş lirası var. Bir arkadaşı yanına geliyor ve hadi gel diyor sinemaya gidelim. Onun da cebinde on lirası varmış. İkisi sinemaya gidiyor, sinemadan çıkıp gezip dolaşıyorlar, geç saatte eve geliyor. Ağabeyi kapının önünde onu bekliyormuş. Ellerini arkaya dolandırmış. Hüdai de aynını yapmış. Ağabeyi, -Sen eve bu saatte gelmeye utanmıyor musun? Deyince, Hüdai de,-Sen bu eve hiç gelmiyorsun, nerden biliyorsun eve kaçta gelip gittiğimi, diyor ve ağabeyi palaskasını çıkarıp Hüdai’nin ense köküne indiriyor. Hüdai’nin gözünde yıldızlar çakıyor. Ağabeyi dövmeye devam ediyor.

Hüdai odasına geçiyor, yatıyor ama uyumuyor. Ağabeyinin uyumasını bekliyor. Uyuduğundan emin olduktan sonra onun odasına giriyor, üstüne çıkıyor ve boğazına oturuyor, mutfaktan aldığı ekmek bıçağını ağabeyinin boğazına tutuyor ve-Bir daha bana palaska veya başka bir şeyle vurursan seni bıçaklarım, diyor ve iniyor boğazından. Ağabeyi bir daha ona dokunmuyor.

(devam edecek)

26 Eylül 2016 Pazartesi

ŞAHMERAN


Ben daha küçükken Büyükada’da başka bir evde yaşardı dedemler. İki katlı bir ev, tahta merdivenli.

İkinci katta, dedemle babaannemin yatak odaları, bir amcamın odası vardı, birkaç amcam aynı odada kalırdı. Alt katta ise oturma odası, salon, mutfak bulunurdu, mutfaktan bahçeye çıkılırdı. İkinci kattan da terasa.

İkinci katta, holde de odamsı bir yer vardı, tam bir oda değil de bir girinti gibi. Bir yatak vardı. Orda halam yatardı. Başucunda da bir kitaplık vardı. Dedemin pek değerli kitapları, Fransızca kitaplar, din kitapları ve bir de astronomi kitapları olurdu o kitaplığın içinde. Önü camdı kitaplığın. Çoğunlukla kilitliydi.

Yazları, halamın yatağında ben uyurdum geceleri. Halam aşağıda uyurdu. Yaz gecelerinde yatağın başucundaki pencereden terası, diğer evlerin görünen kısımlarını ve yıldızları seyrederdim. Küçük Prens varsa ben de Küçük Prensestim. Bir gün o yıldızlara gideceğim, yıldız şoförü olacağım derdim. Hadi dolmuş kalkıyor, yere çömelin, ilerde çevirme var, yıldız polisi durdurur bizi, der sırıtırdım kendi kendime. Orda başlamıştım hayal kurmaya.

Birkaç yaz sonra dedemler o evi sattı, adada çok yakında, hemen bir alt sokakta başka bir ev aldılar, bu yeni ev daha moderndi ve ben hiç sevmedim, yaz tatillerinde balkonda uyurken yine yıldızları seyreder ve hayal kurardım ama o evdeki hayallerim bir başkaydı.

Yeni evde birkaç yaz geçtikten sonra bir gün dedeme sordum. Ya dede, o evden neden çıktık biz? Ben o evi daha çok severdim. Dedem de, senin için çıktık o evden dedi. Benim için mi? Çok ilginç ve beklemediğim bir cevaptı bu.

Dedem anlattı. O evde bir yılan varmış. Şahmeran dermiş dedemler. Tam yumruğum kadar kafası vardı dedi dedem. O yılan, benim yazları yattığım o yatağın başucuna gelirmiş bütün yaz. Yaz boyunca orda kalır ve kışın kaybolurmuş. Kütüphanenin altına gelirmiş veya dedem açtığında, açık bulduğunda yılan, kütüphanenin içine girermiş. Ben kaç yaz uyudum orda hiç fark etmemiştim. Dedem zaten, sen görseydin acil servise giderdik, sen her şeyden korkuyorsun, bütün böceklerden, çekirgelerden, demişti. Ben görürsem korkarım diye taşınmışız ordan.

23 Eylül 2016 Cuma

DEEP NOT


Arkadaşlarım bazen, yazılarımı nasıl yazdığımı anlattığım yazıları çok sevdiklerini söylerler. Şu öyküyü nasıl yazdım veya bloga nasıl yazıyorum gibi. Genelde gündelik yaşam içinde yazmak aklıma gelmez, işler filan, işlerim genelde yabancı dille ilgili, sonra evde ev işleri, yemek, sonra da kitap film dizi müzik, bir de yürüyüş ve gezi, Büyükada ve Balat gibi favori mekanlarım. Aklımda bişey olmaz. Blogu açınca veya laptopu açınca o anda birden yazasım gelir ve yazarım işte, günden kalanlar dökülüverir.

Mesela, "Pazara turşuluk salatalık almaya gitmiştim. Ona rastladım". "Birinci kattaki kızın mutfağının lavabosunun altındaki boru patlamış, merdivenler su içinde kalmıştı". Böyle bir cümleyle giriş yaparım, sonra arkası gelir, gelmezse silerim başka cümle yazarım, o cümleleri de unuturum. "Vertigo yüzündendi bütün bu espriler, zihni açılmıştı". Ya da,"Kıyıcılar vardır, hep öldürür onlar, hapse girerler, yirmidört yıldır cezaları, diyelim ondört yılda aftan çıkarlar, çıktıkları gün bir meyhaneye girerler, kavga ederler ve yine öldürürler. Sorarsanız, ne yapsaydım, ben mi ölseydim, derler. Fikrisabit psikopattır onlar". Ya da, "Karnı çok şişmişti, hamile gibi hissediyordu kendini, aldığı ilaçlardandı tabii".

Böyle girebilirim herhangi bir yazıya. Mesela, "Ausviç kampındaki Polonyalı kadın Kanada bölümündeydi, bunlar öldürülmezdi. Kadın, bir kaynaktan, kızkardeşi ve çocuklarının kampa getirileceğini duymuştu. Bir Nazi subayına rica etti, adam ondan hoşlanıyordu. Subay, kardeşini getirebilirim belki ama çocukları öldürürler dedi. Gerçekten de kızkardeşi geldi o bölüme ama kızkardeşinin iki çocuğu yakılmıştı. Kadınla subay aşk yaşadılar, o iki kadın da yıllar sonra kamptan çıktılar". Bu gerçek bir olay ve ne güzel bir öykü veya senaryo olur.

Ya da yeni bir karakter oluşturmak isteyebilirim. "Madam Adonis, büyükannesi Ankara'dan Lübnan'a göç etmiş 1915'te, Ankara'lı Ermeni yani". Şöyle de olabilir, "Bizim kızlar itfaiyecileri beğenirler, onları çok çekici bulurlar".

Yazılar, öyküler bu şekilde çıkıyor işte. Şimdi de sevgili Turgay Aksoy arkadaşımızın Frambuazlı Hayat adlı kitabımla ilgili yorumusu:


Not: Fotoda, aldığım notlar. Bir ilaç firması ajandası üstüne solda, yeni tanıtacağım blogçular, ortada şimdi aldığım notlar, yazmak için, sağda da yeni okumak istediğim kitap.

22 Eylül 2016 Perşembe

ÇOCUK KALBİ


Edmondo De Amicis

130 yıl önce yazılmış bir çocuk klasiği. Enrico adlı öğrencinin anıları, günlüğü.

Tatil bitip okula başlayan Enrico’nun öğretmeni değişmiştir. Enrico da her gün okulda olan biteni günlüğüne yazar. Yeni öğretmeni, öğrencilerini çocuğu gibi görmektedir.

Sınıfta yaramazlık yapan çocuklar, okul yolunda olan kazalar, Enrico her şeyi anlatır bize.  Okulda yoksullar da vardır.

Kitap tatlı ve erdemli bir kitap ayrıca duygusal da. Enrico, her şeyi gözlemliyor ve iyi bir insan olmaya da çabalıyor.

Okulda olan bütün olaylar, tartışmalar, çocukluklar, hepsi normal ve olağan durumlar, Enrico bize kendi ağzından öyle içten anlatıyor ki.

Yazar, oğlunun günlüğünden yola çıkarak yazmış kitabı. Şeker Portakalı, Küçük Prens kadar hoş kitaplardan.

Okuyamayanlar dinleyebilirler de.


Not:4/4

FİLM SEÇKİSİ 5



AKBABA’NIN ÜÇ GÜNÜ

Three Days of the Condor

Sydney Pollack, 1975, A.B.D.

Kitap okuyan bir CIA ajanının bütün arkadaşları öldürülür. O da ölmemek için kaçar ve artık kimseye güvenmemektedir. Klas bir casusluk filmi. Robert Redford yine çok iyi başrolde.

DÜNYANIN UZAK UCU

Master and Commander

Peter Weir, 2003, A.B.D.

Napolyon zamanında bir İngiliz savaş gemisi bir Fransız savaş gemisinin peşine düşer. Ancak izlemek ve yakalamak hiç de kolay değildir. Yönetmenden çok usta bir film. Bu film için Weir, uzun yıllar araştırma yapmış. Russell Crowe da çok iyi. Kaçmaz. Not:3/4

SUİKAST

Mechanic 2:Resurrection, 2016, Fransa

Jason Statham yine aynı rolde ikinci kez bizlerle. Yine kiralık katil olarak ortalığı kasıp kavuruyor. Not:3/4

21 Eylül 2016 Çarşamba

İZDİHAM


Dolu dolu bir kültür sanat edebiyat dergisi. Son sayı kapağında müthiş yazar Beckett var ve onun ünlü sözü. "Hepimiz deli doğarız, bazılarımız öyle kalır".

Çok sayıda deneme, şiir, öykü, makale ile pek keyifle okunuyor. İlk yazıda Mustafa Kutlu, sevdiğinden kalan bir düğmeyi anlatıyor. Bir Raskolnikov ve edebiyatta katiller incelemesi var ki ilginç.

Koca Yusuf yazısı çok iyi. Koca Yusuf Kel Aliço’yu yenerek başpehlivan oluyor, fırtına gibi esiyor, sonra Avrupa ve Amerika’da da yenmediği kalmıyor. Yurda dönerken bir deniz kazası oluyor, gemi batarken Koca Yusuf herkesi kurtarıp filikalara koyuyor ama o ağır diye almıyorlar onu filikaya ve binmesin diye ellerini kesiyorlar o da denizin dibine gidiyor.

Ahmet Uluçay ve Metin Erksan yazıları da mutluluk veriyor. Tolstoy ile Turgenyev’in dostluğunu anlatan yazı ise edebiyat severler için önemli. Tolstoy’un yaşamı ve dehası çok şaşırtıcı zaten.

İzdiham’da her şey var sahiden de. Renkli dergi. 

19 Eylül 2016 Pazartesi

OKULLAR DA AÇILDI İŞTE


Hafta sonu herkes tatilden döndü bizim apartmanda. Hava yine sıcak idi ama. Yapış yapış. Yaprak kımldamıyordu. Klima da bozulmuş niyeyse. Fanı çalıştırdık. Hava bir yağmura dönebilseydi.

Komşular birbirimize yemek verdik. Mutfakta çok uğraşmayalım diye. Bize şinitzel, kızartma verdiler örneğin, biz de kıyma kavurup verdik, içine domates, biber, yumurta atıp yesinler diye.

Yeni öğretmenimiz var bir tane, yeni taşındı, anne babası, kardeşiyle. Kardeşi üniversiteyi yeni kazanmış, kendisinin ise ikinci yılı olacakmış. İlk yılı zorlu geçmiş, alışamamış bir türlü. Özgüveni diplerde. Ya ben zaten daha çocuğum ya öğrencilerim de benim çocuk olduğumu anlarlarsa diyor.

Hafta sonu heyecandan karnı ağrıyordu. Hepimize, bütün komşulara, dua edin benim için de sevsinler öğrencilerim beni, dedi. Kaç gündür hep kötü rüyalar görüyormuş. Geçen seneden iki sınıfı tanıyormuş, onlara seneye derslerine girmeyeceğini söylemiş, çok zorlu sınıflar olduğu için. Ama o sınıfları da yine alacağı belli olmuş. Hayal kırıklığı yaşarlar mı acaba beni görünce diye endişeleniyordu.

Hayat kısa kuşlar uçuyor yuvalarından okullara gidiyorlar, okullar açıldı, hayat canlandı, şimdi kültür sanat etkinlikleri de başlar, mevsimler böyle işte biri biter diğeri başlar. Zaman geçer. Zaman yok da biz bölmüşüz zamanı saatlere. Zaman olmayabilirdi, daha rahat olurdu ama düzen olmazdı.

Zaman tersten olabilirdi. Saat tersten olabilirdi. Mesela, saata baktığımızda duvardaki, 11 değil de 1 olsun, 9 değil de 3, 12 değil de 6. Tersten gitsin zaman. Zamanı tersten yaşasak. Zamanı tersten yaşayanlar. Gece ve gündüzün yerleri değişir.

Ya da saatın üzerindeki rakamlar olmasın. Bomboş. Saatler yok olsun, zaman yok. O saat bir çukur aslında, bir delik, O delikten giriyoruz, kara delik gibi. O delikten ruhlar alemine geçiyoruz. Orda bir yer var, ruh toplama merkezi.

18 Eylül 2016 Pazar

PARENDE


Parende, yaklaşık iki yıldır yayınlanmakta olan bir edebiyat dergisi, sessiz sedasız, reklamsız, sade bir yolda ilerliyor.

Dolu, verimli bir dergi ama. Ünlü ve popüler yazarlar yok yayıncılar arasında. Şiir, öykü, deneme ağırlıklı.

Yaz sayısının dosyası şair Ergin Günçe. Şiirleri, hayatı, onunla ilgili anılar, doyurucu bir inceleme. Huzurevinde yalnız ve yoksul ölen şairimiz Ece Ayhan’ın yeni gün yüzüne çıkan bir şiiri var dergide.

Ayrıca, Heidegger, Hegel, Gılgamış, ünlü film Bab’Aziz, Evliya Çelebi incelemeleri de bulunmakta. Yolda Olmak adında iyi bir yazı ve Zeytinyağlı Enginar adlı keyifli bir öykü de var.

Edebiyatseverler için iyi dergi.

Dergiden bir küçük şiir:

Kuşlar savruluyor derken ortalığa
Gülüyor yan odalarda birileri
En yalnız adamıyım Orta Doğunun
Tanrım kabul et artık şiirlerimi…

NEREDESİN BERNADETTE?



Maria Semple

Tam yazlık ve hoş bir çok satan roman. Değişik bir kurgusu var ve eğlenceli.

Yazarı bir TV dizileri yazarı, o nedenle bu roman da güncel ve sürükleyici, ancak havasına girebilirseniz. Çünkü, e-postalar, mesajlar, notlar, mektuplar halinde ilerliyor.

Bernadette ilginç bir kadın, başarılı da aynı zamanda. Eşi de başarılı, kızları Bee de öyle. Seattle’da yaşıyorlar. Hayat devam ediyor, iş, ev, okul.

Hayat devam ederken Bernadette aniden ortadan yok oluyor. Eşi ve kızı Bee de onu bulmaya çalışıyor. Bee, mailleri, notları inceleyip annesini aramaya çıkıyor. Annesinin kaybolması çok da şaşırtıcı bir şey değil zaten Bernadette şaşırtıcı bir insan.

Yani, bir e-mail romanı bu. Komik de.

Arada hafif kitapları sevenlere.

Not:3/4

Foto: Yahya Kemal’in mezarı, Aşiyan.

FİLM SEÇKİSİ 4



45 YIL

45 Years

Andrew Haigh, 2015, İngiltere

45 yıllık evli bir çift, evlilik yıldönümlerinde bir mektup alırlar. Geçmişten gelen bir sır vardır mektupta. Artık eskisi gibi olamazlar. Konu, oyuncular, film, yönetim, hepsi kusursuz. Ağır tempolu klas film. Not:3/4

SONSUZ ÖLÜM

Butch Cassidy and Sundance Kid

George Roy Hill, 1969, A.B.D.

Klasik film. İki soyguncu kovboy kanundan kaçarlar. Kovboyluğun son günleri. Bir western başyapıtı. Paul Newman, Robert Redford çok iyi. Not:3/4

SURİYA 24

24

Vikram Kumar, 2016, Hindistan

İlginç konulu ve sürükleyici, keyifli bir film. Bir bilim adamı bir zaman makinesi bulur ama kardeşi de o makineyi istemektedir. İkisi ve bilim adamının oğlu arasında bir kovalamaca ve intikam dramı başlar. Son zamanlarda Hint filmleri gelişmeye başladı. 24 de Hayran gibi çok sıkı. Not:3/4 

17 Eylül 2016 Cumartesi

DERGİLER



YABANİ

Yerli bilimkurgu fantastik korku çizgi roman dergisi. Bizde bu tür dergiler pek çıkmıyor, çıksa da uzun soluklu olmuyor. Hepimiz meraklıyız bu konulara ama popüler ürünlere yöneliyoruz hep. Bu dergiyi çıkaranları kutlamak gerek.  İçinde çizgi romanlar ve düzyazı öyküler bulunmakta. İnce olduğu için hemen bitiyor.

KÜLTÜR SANAT

Cinemaximum sinemalarında dağıtılan sinema dergisi. Ufak renkli faydalı ve sevimli. Ankara, İstanbul, İzmir’de çıkartılan minik boy kültür sanat rehberlerine benziyor. Bu aylık dergiler sergi, konser, seminer her türlü etkinliği gösterir, çok faydalı ve kullanışlıdır. Bu dergi de öyle. Küçük bir sinema gezintisi yaptırıyor. Keşke böyle ücretsiz dergiler çok olsa.

BUNKER TEPESİ DÜŞLERİ



John Fante

Yazarın ölmeden önce yazdığı son kitap. Bu kitapta, Toza Sor’a benzer şekilde ilk gençlik yıllarını ve yazarlık çabasını anlatıyor.

Yazarın kahramanı, yani kendisi, Arturo Bandini, Los Angeles’da yaşamaya ve yazar olmaya çabalıyor. Birkaç öyküsü yayınlanmış olduğu için artık birazcık tanınıyor ve Holywood’a çağırılıyor, senaryo yazması için. Holywood çevresi ile ilk etkileşimi hiç iyi olmuyor.

Bu roman, Toza Sor’un devamı niteliğinde, ancak ondan uzun yıllar sonra yazılıyor. Yazar olmaya çabalarken kalacak yer ve aç kalmama savaşı da var. Editörlükten, senaryolardan para kazansa da elinde para tutamıyor.

Aşkları da hep kötü yaşıyor. Bu romanda, diğer romanlarından farklı olarak, az da olsa argo ve cinsellik var. Bu da onu çok seven Charles Bukowski nedeniyle oluyor, çünkü bu romanı ondan Bukowski istiyor.

Yine çok gerçek bir yaşam, gerçek bir dil, gündelik yaşamını dürüstçe anlatan bir yazar. Sürükleyici, merak dolu bir yaşam.

Fante iyi bir yazar. Bu kitap da Arturo Bandini temalı kitaplardan bir diğeri.

Not:3/4 

FİLM SEÇKİSİ 3



PLUTON’DA KAHVALTI

Breakfast on Pluto

Neil Jordan, 2005, İrlanda

Bir anne bebeğini kilisenin önüne bırakır. Oğlandır ama zamanla kendini kız gibi hisseder. Büyük kente gelir ve annesini aramaya başlar. Başına da bir çok olay gelir. Hoş, zarif film. Oyuncu da çok iyi. Not:3/4

VE YİNE KARŞINIZDA

Er ist Wieder da

David Wnendt, 2015, Almanya

Adolf Hitler günümüze gelir ve yine ilgi çeker. Herkes onu oyuncu sanmaktadır. Sevimli komedi. Not:3/4

BOŞ EV

Bin-Jip

Kim Kİ Duk, 2004, Güney Kore

Dört Mevsim, Yay gibi muhteşem filmlerle gönlümüze giren müthiş yönetmenin bir diğer ilginç filmi. Bir genç adam evlere girer, sahipleri tatildeyken, o evlerde yaşar, hiçbir şey çalmaz, evlere de iyi bakar. Girdiği bir evde, kocasından dayak yiyen bir kadını kurtarır. Birlikte evlere girip yaşarlar. Başları belaya girer. Kadının kocası kadını geri alır. Ama ikisi de birbirini unutamaz ve birlikte olmak için inanılmaz bir yol denerler. Hayal gibi bir aşk filmi. Not:4/4

16 Eylül 2016 Cuma

MÜZİK SEÇKİSİ



Koray Avcı-Sessiz Kadın

Koray Avcı-Sonra Dersin ki

Nurettin Rençber-Sessiz Nehir

Orhan Hakalmaz-Ahirim Sensin

Umut Akyürek-Senin Olmaya Geldim

Umut Akyürek-Şimdi Uzaklardasın

Buena Vista Social Club-Chan Chan

La Sonora Santanera-Donde Estas Yolanda

Chopin-Spring Waltz

Shostakovich-The Second Waltz

15 Eylül 2016 Perşembe

ADA GÜNLERİ



Bayram tatilini yine adada geçirdik, dinlendik, her yıl gelip tanıdığımız bildiğimiz yer. Çok eskiden dedem arkadaşlarıyla gelirmiş. Şimdi bizi getiriyor. Bu kez ev tutmadık, otele yerleştik.

Plajda ikiz kardeşler gördüm, ağlıyorlardı. Biri ellerine kum değmesin istiyordu, diğeri de ayaklarına değmesin. Bir gece çekirdek çay film gecesi yaptık. Sadece Angelina Jolie filmleri izledik.

Bir kadın var gıcık oldum, aslında başta hayrandım, sağlıklı şeylerle besleniyordu, sabahları ne güzel diyordum hep denk geliyorduk, kahvaltıda, sonra ben tekneye gidiyorum bir gün böyle havalı havalı, annem de aman dikkat et yanma dedi, kadın da o güneşte orda yangın mı varmış diye espri yaptı güldü kahkahayla, biraz gıcık bir şekilde ama. Sonra bir baktım plajda paket paket çikolataları götürüyor gizlice, çok güldüm, havası insanlara işte, ama belli etmedim gördüğümü.

Sertap Erener ve Levent Yüksel şarkıları söyledik balkonda bağıra bağıra. Eski fotolara baktık, ayy hatırladın mııı, bu ceketi annem otobüs yolculuğunda örmüştü bana. Büyükada'ya gelmek her zaman etkiler beni. Çocukluğumda da sık sık geldiğimiz için. Burada büyüdük adeta. Çok anım var. Geceleri sokağa çıkardık hep, diskoya giderdik, geç gelirdik, babam duymasın diye, üstümü kapının dışında çıkarırdım, eve girmeden önce, karanlıkta gizlice girerdim eve. Annem takmazdı ama babam ondan sonra eve girmeme hep kızardı.

Adada ev mi alsak. Yoksa Büyükada’da değil de birçok İstanbullu gibi Ayvalık’ta mı ev alsak. Yazlık almak güzel de bakmak zor. Adada mesela kışın hep çatılar akar. Annem bugün bana dedi ki, çok dırdır yapıyorsun. Ben de ona İngilizce cevap verdim. Where do you think I’m getting from? Anlamadı tabii. Bu bana kimden geçti sanıyorsun, demiştim.

Fransız turistler vardı. Bonjur dediler, sa va? Biz de, okuldan aklımızda kalanlarla bien, vous? dedik. Bizim akrabaların bir kısmı arkadaşları ile Korfu’ya gittiler. Onsekiz kişilik bir grup. Bir tane çocukluk arkadaşımız da var aralarında. Serkan. Kız arkadaşından ayrılmış. Bizimkilerden Rima’ya demiş ki ben de gelicem. Oda bulamamışlar, Serkan ile Rima aynı odada kalmak zorunda kalmış, odada Rima’nın bir kız arkadaşı daha var. Böyle denk gelmiş mecburen. Biz buna çok sevindik. Rima ile Serkan beraber olsun istiyoruz da biz. Kızdan ayrıldığına da sevindik Serkan’ın. Kız uyuz bir şeydi zaten.


Not: Foto, Büyükada Maden.

14 Eylül 2016 Çarşamba

EV YEMEĞİ



Ev yemeği dememin nedeni, yemeğin bir adının olmaması veya adını bilmemem. Ev yemeği, evde olanlarla pişen yemektir, işte.

Bir miktar dana eti, kuşbaşı, 300 gram örneğin. Bu eti önce sotelersiniz. Yağda kızartırsınız, salat yağda, kanola, ayçiçeği yağı olabilir. Biraz su, taze karabiber, düdüklüde.

Et yumuşar, sonra biraz patates, bizim sarı patates işte, şöyle büyüğünden. Bir de beyaz patates var ama ondan yok bizim çiftçi pazarlarında.

Biraz kabak, taze soğan.  Oldu bitti.

Üstüne de taze kişniş. Çorba gibi yemek. Tadı da güzel.

9 Eylül 2016 Cuma

MEVLÜT ŞERBETİ


Eskiden pişi varmış. Pişi pişermiş. Un konur, hamur konur, ezilir, yapılırmış. Bayram arefesinde sabahtan pişi yapar, kabristana giderler, yoksula pişi dağıtırlarmış.

Eskiden tek katlı evler varmış. Cuma günleri, saat onbirbuçukta, onikiye doğru, pişi yaparlarmış, büyük bir tepsiye koyarlarmış, her kapıyı çalıp üç dört tane verirlermiş, koku çıksın diye.

Lokma yaparlarmış. Şerbet varmış. Şimdi o kadar mevlüt görüyoruz, eski mevlütler gibi değil. Çocuk mevlütü var, adak mevlütü var, evlenmiş mevlüt yapıyor, ev almış mevlüt yapıyor.

Eskiden bir mevlüt yaparlarmış, mevlüt şerbeti varmış, büyük beyaz çinko kazanı varmış, onu doldururlarmış, içini çalkalar çalkalarlarmış, içinde Antep fıstığı olurmuş, kavururlarmış, yarım kilo, bir kilo, onu şerbetin içine atarlarmış.

Limonata koyarlarmış biraz içine, buz koyarlarmış, üstüne de tülbent koyarlarmış, kapatırlarmış. Ondan beş bardak şerbet içsen mideni şişirirmiş.

Gülsuyu. Eski gülsuyuları da yok. Görmüyoruz öylesini. Eskiden gülsuyu dökerlermiş bayramda. Bir de tütün kolonyası.

Yani biz geçmişimizi unuttuk. Bunlar hep yaşanmışlık.

8 Eylül 2016 Perşembe

16


Geçen yaz, yani bir yıl önce, Beyoğlu’nda iken, dizüstüm arızalanmıştı, bilgisayar lazımdı, Pandora Kitabevi civarında bir net kafeye girmiştim, playstation da oynanıyordu.

İşimi yaptım, öylesine nette dolaşıyordum, öyküler okuyordum. Bir kız geldi, onaltı yaşındaymış, ne okuyorsunuz dedi, öykü dedim. Aaaa abla benim öykümü yazsanıza, dedi. İyi madem dedim, bak şu kağıda kısaca kendinle ilgili en önemli şeyleri yaz.

Meğerse dramatik bir yaşamı olmuş. Anne babası ayrılmış, üç kızkardeşmişler, anne babası başka insanlarla evlenmişler, ablası İtalya’ya gitmiş okumaya, kendisi ve kardeşi annesiyle kalmışlar ama hiç evde durmazmış anneleri. Bu iki kardeş de okumuşlar ama zorlukla.

Orda hemen yazdım, o da okudu, hoşuna gitti. Okudu gitti, ben de hafızaya aldım, öyle saklamışım öyküyü. Aradan tam bir yıl geçti. Olacak tesadüf değil ama oluyor işte. Yine Beyoğlu civarındayken, yine aynı yerlerde dolaşırken, bu kıza rastladım. Yanında annesi ve kardeşi vardı.

Kız, annesine dedi ki, bak bu abla öykü çok sever. Annesi de, aa ben de severim, siz öykü mü yazıyorsunuz, dedi. Yok dedim ya öykü yazdığım filan yok ama öykü okumayı severim, ama yazdığım bir öykü var, isterseniz okuyabilirsiniz.

Tamam dedi kadın. Yanımda tablet vardı. Oturduk bir kafeye hepimiz. Bir şeyler yiyip içerken açtım kızı için yazdığım o öyküyü, kadına okuttum. Kadın okudu, okurken etkilendiği belliydi. Bitirince bir hışımla ayağa kalktı. Böyle kötü anne babalar var mı yaa, bu insanların başına en kötü şeyler gelsin, demeye başladı.

Dedim ki, beddua etmeyin, başınıza gelebilir. Yok dedi, olmaz böyle anne baba. Ama dedim bu sizin kızınızın öyküsü. Nasıl dedi, öyle şaşırdı ki. Okuduğu halde, kızı olduğunu anlayamamıştı. Ben kızıma böyle mi davranmışım, tüh vah, ne düşüncesizmişim, diye yakındı. Kızı da, anne, sen kendi hayatını düşündün hep, bizi ne zaman gördün ki, diye söylendi.

7 Eylül 2016 Çarşamba

BENİM DİZİLERİM



THE AGE OF YOUTH

Tatlı bir Kore dizisi yine. Beş üniversiteli kızın aynı evdeki yaşamı. Her bölümde birine ağırlık veriliyor. Kızların hayatları ve evdeki arkadaşlıkları. Sakin, yumuşak, hoş dizi. Bu dizide ilk kez gördüğüm bir şey de, çok az da olsa erotik sözler vardı, bir Kore dizisinde ilk kez rastladım. Bunun dışında keyifli dizi.

GAKUEN ALICE

Her zamanki gibi nefis bir Japon manga animesi. İki kız ve bir okul başrolde. Mikan minik bir kız, Hotaru da en iyi arkadaşı. Hotaru, uzakta bir okula gidince Mikan da gidiyor. Okul biraz tuhaf, değişik. Öğrencilerin olağanüstü yetenekleri var. İkisi de bir dolu ilginç olay yaşıyor, okulda.

JORDSKOTT

Bir kadının ufak kızı kaybolur, kadın yıllar sonra aynı yere döner, bir çocuk daha kaybolmuştur. İkisi arasında bir bağ var mı diye merak eder ve araştırmaya başlar. Başka çocuklar da kaybolur gün geçtikçe. Doğaüstü, gizemli dizi. Sürükleyici, heyecanlı bir İsveç dizisi. Efsanevi olayları sevenlere.

4 Eylül 2016 Pazar

AY ÇÖREĞİ



Piraye Şengel

Sevimli ve hafif bir yerli polisiye. Ay Çöreği Detektiflik bürosu.

Detektifler de Servet ile Azade. Servet, polis okulundan atılma, Azade de çok yiyen ve polisiye okuyan bir kız. Eğlenceli ve birbirine uymayan iki karakter birlikte olay çözüyorlar.

Birkaç olay birlikte ilerliyor. Bilgisayar hırsızlığı, cinayet, aldatma. Bu tuhaf ikiliye birçok iş geliyor bir anda önleri açılıyor. Tam içimizden iki detektif ile çevremizde hep olabilecek suçlar.

Heyecan, gerilim, aksiyon pek yok ancak çok rahat okunuyor ve mutlu ediyor. Yani, alçakgönüllü bir ilk polisiye roman. Yazar, seri haline getiriyor sonra bu ikiliyi.

Bizden tatlı bir polisiye isteyenlere. Ay Çöreği pişiren ve yiyen iki detektif.

Not:3/4

3 Eylül 2016 Cumartesi

MABROUK


Annem ve bende dikkat eksikliği var. Kız kardeşimde yok. Kardeşim çalışkandır, çok düzenlidir. Ben de çalışkanım ama düzenli değilim. Kardeşimden daha kreatifimdir ama.

Bu dikkat eksikliği annemle bende çok komik duruyor. Bunun için ilk doktora gittiğimizde, geçen kış annemle, muayeneden sonra çıktığımızda, mantolarımızı unutmuşuz. Aşağı indik, taksiye bindik, eve gittik. Hiç aklımıza gelmedi. Bir dahaki gidişimizde, mantolarımızı görünce, orda anladık, unuttuğumuzu.

İlaç kullanınca zihnimiz açılıyor, bir enerji geliyor ikimize de. Doktor bana 20 mg verdi. 6 yaşında çocuklara bile 60 mg verilebiliyor. Annem bazen benim ilaçlarımı içiyor, o bile enerji veriyor anneme. İlaçları içince insan acıkmıyor da.

Ama ikimiz de unutuyoruz ilaçlarımızı. Doktor anneme, kızınıza ilacı siz içireceksiniz, dedi, unutmayın. Annemse bana ilacımı vermeyi unutuyor, çünkü, kendi ilacını almayı da unutuyor. Kendi alacak, dikkat eksikliği azalacak, bana vermeyi hatırlayacak.

Ailecek bir cenazeye gittik. Annemin bir tanıdıklarının. 90 yaşında bir teyzenin cenazesi. Bütün tanıdıklarımızı gördük orda. Yemek yendi hep birlikte.

Bugün tatil evdeyiz. Annem ben kardeşim müzik dinleyip göbek atıyoruz. Ramy Ayach’ın Mabrouk adlı şarkısı ile. Mabrouk, Arapça hayırlı olsun demek. Yahudiler de mazel tov der hayırlı durumlarda. Hayırlı bir şeyler olsa da göbek atsak hep.

2 Eylül 2016 Cuma

TANPINAR


Kadıköy-Bostancı dolmuşuna bindim, inip sahilde güzel havanın tadını çıkaracaktım. Yanımda bir amca vardı, yan koltukta. Yüzü tanıdık gelmişti. Amca dedim, hiç yabancı değil yüzünüz. Adınız neydi?

–Ahmet, dedi. –Soyadınız? –İki soyadım var, dedi. Biri, Hamdi. –Diğeri de Tanpınar olmasın, dedim. –Evet, Tanpınar, dedi.-Evet, siz Ahmet Hamdi Tanpınar’sınız. Okudum, kitaplarınızı, çok severim.

-Hangisini, mesela, diye sordu. –Saatleri Ayarlama Enstitüsü, dedim. Peki, dedi, ne anlatmıştım kitapta? Bir güzel anlattım, detayıyla. –Ters köşe yaptınız beni, diye cevap verdi, gülüyordu. Beklemiyordu, bu denli iyi okuduğumu.

İndik Bostancı’da. Orda bir kahveye oturduk. İki Türk kahvesi, iki su, söyledim. Ne güzel sohbet edecektik Tanpınar ile. Kahveci getirdi kahveleri, suları.

Başımı yana çevirdim, kimse yoktu yanımda. Kahveciye sordum, ya burada yanımdaki amca nereye gitti? Kahveci, kimse yoktu ki yanınızda, yalnız geldiniz, dedi.

Dudağımdaki ruj kadar kızarmıştım. 


Not: Foto, Tanpınar'ın mezarı, Aşiyan.

1 Eylül 2016 Perşembe

KOĞUŞ


Sabah altıda hastabakıcı hepimizi uyandırdı, her sabah olduğu gibi.

Yanıma geldi, hey kargalar ne oldu, dedi. Bütün kargaları tek tek öldürmek istiyordum ya, benim de takıntım bu işte. İlaçlar sayesinde sinirlerimi yumuşatıp kargalarla barıştırıyorlar beni. Kargaları çok seviyorum dedim kahkahalar atarak. Aslında diyememiştim, bağırdım ama sesim çıkmadı.

Bu çok mutluluk hali güzel. Depresyonun filan var, vurmuşsun diplere, kendine çok acıdığın, en acıdığın, artık yok olmak istediğin anda senin getirmişler hastaneye, ilaçları vermişler, sen gülümsüyorsun laylaylom.

İnsan psikiyatri servisi arkadaşlıklarını özler. Bu bile olur. Bir arkadaşın birkaç hafta kalır ve sonra çıkar, ilaçlı hayatına dışarıda devam eder. Ama hastanenin altına gelir, pencereden size el sallar.

Biz şuurlu hastalar üst kattayız, şuursuzlar alt katta. Yani biz normaliz. Sadece bazı hormonlarımız az veya fazla. Serotonin, dopamin gibi hormonlar. Bunların düzeyi iner kalkar, biz de moral olarak düşer kalkarız. Herkesin farklı tabii. Bazılarımız aşırı uçlarda çok gezer. Manik devreye en üstten girer, depresif döneme en dipten başlar.

Üç dört gün konuşursun birinle hastanede, normaldir, beşinci gün der ki, hastane polisi peşimde, hımm o da normal değilmiş. Anne babasını yiyen var, kedi yiyen, hem de çiğ çiğ. Bir de tabii ki, dışarıdaki insanlardan daha zekiyizdir.

Normal insanlara biz ilginç geliriz. Depresyonda mısın, çok havalı derler, nasıl oldu, nasıl girdin, ben de hep diplerdeyim zaten. Çekici gelir. Bilmezler nasıl zor bir şey olduğunu. Gerçekten depresyona girmeden konuşmak kolaydır.