30 Kasım 2016 Çarşamba

SAHNELERİN BÜYÜLÜ DÜNYASI


(Kavas Hüdai anlatıyor)

Bilirsiniz meşhur olmak herkesin hayalidir.  Son zamanların değişmez düşüncesi.  Anneler, babalar çocuklarını yetiştirirken ya topçu olacaksın ya da popçu olacaksın ki paranın şöhretin sahibi olasın derler. Bir telaş başlar, dünyanın parasını dökerler, on onbeş senenin sonunda elde var koca bir ( 0 ). Aşağıya tükürsen sakal,  yukarı tükürsen bıyık misali. Alın size psikolojisi bozuk işsizler ordusuna yeni bir eleman. Kişi gelmiş yirmi beşine ne iş gelir elinden ne de bilgisi vardır.

Ama eskiden böyle değildi. Karın tokluğuna yapılan işlerle günü bitirirdik. Bense boş durmayı sevmezdim. Helalinden nerede iş, nerede para varsa yanaşırdım. Bizim mahallede o zamanın müziğine meraklı benim gibi gençler vardı. Erdoğan ritm gitar, Zülfikar bas gitar, Mustafa bateride ve hem şarkıcı hem de büyüğümüz olan roman Erdem abi solo gitar çalardı.

Bir telaşla kabinler ses düzeni derken orkestrayı kurdular.  Dışarıdan bakıldığında eğlenceli geliyordu. Arada bir para bölüşmesine iş gelince bakıyorum o zamanların parası 80-90 TL para alıyorlardı. Yani sizin anlayacağınız ben koskoca bir hafta çalışıyorum anam ağlıyor demirlerin altında, 35 TL haftalık alıyorum. Bu aldıkları para gözümün dolar milyoneri olma yolunda adım atmasına sebep olmuştu.

Zülfikar çok samimi arkadaşımdı. Ona bir gece yaa Zülfikar ben de geleyim tef çalarım, aletleri taşırım beni de sok orkestraya dedim. İlk zamanlar Zülfikar yok falan dedi ama sonra neden olmasın, ama Erdem abiye sormam lazım dedi.  Aradan bir hafta geçti baktım Zülfikar hadi Hüdai bu akşam iş var gidiyoruz dediğinde gözlerimden yeşiller geçmeye başladı.  Hemen yıkanıp giyinip kokularımı sıkıp çıktım kahvenin önüne. Beni gören Zülfikar hayırdır Hüdai baloya mı gidiyoruz dedi. Tabii bende bir şok. Yok yaaa ilk gün ya ondan, dedim . Her neyse lafı uzatmayayım. Kafanız burada şişmesin .

Tabii, buluşma yeri olan depoya gittik, hoş sohbetten sonra Erdem abi geldi bana bir baktı, al bakalım şu tefi ben çalarken eşlik et dedi. 9/8’lik roman havası çalmaya başladı. Ben de onunla beraber.  Şimdi bir de şu tumba ile deneyelim bakalım olacak mı dedi. İlk defa orada tumba görmüştüm.  Şaka bir tarafa o akşamüstü kendimi müzisyen gibi hissetmiş havaya girmiştim. Gözümün önünde Erdem abinin gitar çalışı ve müziğin ritmi vardı kulaklarımda.  Başlamadan şunu söyledi sen bunu da başarırsan bu gece bir 50’lik alırsın benden.

Abi ben durur muyum başımı emme basma tulumba gibi aşağıya yukarıya salladım. Tumba çalarken biraz geç kalsam da idare eder diyerek çorbacıya gittik. Akşam olmuş gitme vakti gelmişti fakat baterist yoktu, annesi hastalanmış gelemeyeceğinin haberini göndermişti. İlk gece bu bizim para güme gitmişti sanki. Erdem abi koluma girerek dışarıya çıktık. Bak Hüdai bu gece şapa oturmayalım bas gitara kulağını ver yeterli diyerek içeriye girmiştik ama neden bunu söylediğini anlamadım. 

Toplanıp düğün salonuna gittik. Takımları taşıyıp kurduk dışarıya çıktığımızda Erdem abi yeni bateristle tanışın diyince benim elim ayağım titredi. Herkeste bir şok. Yüzler bembeyaz.  Tef tumba derken mecburen bateri çalacaktım. İçeriye girdik masalar dolmaya başlamıştı. Saat 20,45 olunca gelinle damat girdi içeriye, dans ediyorlardı, ortalıkta kimsenin benim ilk defa sahneye çıktığımı bilen yoktu.

İlk moladan sonra düğün devam etmeye başladı ben de masalarda oturanları seyrediyordum.  Sahnenin sol tarafında bateriden bakarken, pistin önündeki masalardan birinde bir kızın baktığını gördüm, kız hiç gözlerini ayırmıyordu benden.  Tabii benim ilgim kıza odaklandığı için ne müziğin ne de ritmin içindeydim, yavaşça yanıma yaklaşan Erdem ağabey Hüdai sen ne yapıyorsun rezil olacağız dedi.

Abii yaaa baksana kız durmadan bana bakıyor ne yapayım dediğimde, Erdem abinin de dikkatini çekmişti.  Roman havaları başladığında Erdem abi gitarı elinden bırakıp tefi alıp misafirlerin arasına karıştı. İki dakika sonra geldiğinde, yaa Hüdai kızın bir gözü şaşı, sana bakmıyor, pistte oynayanlara bakıyor dediğinde ilk gecenin ilk hüsranını yaşamıştım.

Hayat bazen baktığımız pencereden görüldüğü gibi değil.


(Kavas Hüdai'nin maceraları devam edecek)

25 Kasım 2016 Cuma

LIE TO ME


Bana Yalan Söyle anlamına gelen dizide Amerikan sinemasının güçlü karakter oyuncusu ve en saygın oyuncularından Tim Roth başrolde inanılmaz iyi oynuyor. Hani izlerken insanın ağzı açık kalıyor ya öyle işte.

Roth, bir ekibin başında, dört kişilik bir ekip bu. Ekibin işi suçluların ve suçlu adaylarının yalanlarını saptamak. Yüzlerinden, gözlerinden ve beden dilinden insanların yalan söyleyebildiklerini anlıyor bu dört kişilik ekip.

Üç sezonluk dizi hep enerjik, heyecan hiç düşmüyor, tempo eski dizilerden 24’e benziyor. Her bölümde ekip bir iki olayı çözüyor. Olayların içine ekip de giriyor, ister istemez onlar da tehlikeli olayların içinde buluyorlar kendilerini.

Ekibin özel hayatını da izliyoruz bu arada. Kendilerinin hayatları da karıştıkları olaylar gibi iniş çıkışlı. Çözdükleri vakalar da ilginç zaten. Polisle, FBI ile ortak çalışıyorlar çoğu zaman, çünkü hepsi kriminal davalar.

Başlayıp aralıksız izlenecek dizilerden. Çok kendine özgü.

SEVGİLER BENO'DAN


Benokız

Beno, yeni evli, mutlu, eşi Sarıoğlan’ı çok seven, iyimser ve iyi bir insan. Instagramda fotolarını ve yaşamını paylaşıyor, benonunblogu sayfasında, ayrıca bloğu da var.

Cici bir hayat, kendi halinde, sevgi dolu bir hayat. Evi de cici, oyuncak ev gibi. Eve ruhu yansımış belli. Filmlerde, animelerde gördüğümüz şeker kız evlerinden.

Sonra Beno’ya kötü ve kahverengi bir misafir geliyor. Beklenmedik ve kötü kalpli bir misafir. Ama Beno bunu bir oyun gibi düşünüyor. İyimserlikle ve iyi kalple bunu kendi kendine oynadığı bir kurguya dönüştürüyor.

Sonra otel tatilleri başlıyor, aslında hastane tabii, arada ev tatilleri, tedavi sırasında, otelde ve evde zaman geçiriyor, hastalıkla çok kendine özgü bir şekilde savaşıyor, hastalıkla ve tedavi gereçleriyle adeta arkadaş oluyor, bütün o zorlu süreci kendince yumuşatıyor.

Tabii eşi Sarıoğlan da sevgi dolu ve hep eşinin yanında. Doktorları da. Ve diğer onu sevenler ve ayrıca internet arkadaşları da onu hiç yalnız bırakmıyor.

Benokız daha sonra bu süreci kitaplaştırıyor. Hastalık ve tedavi sürecini sanki masalmış gibi anlatıyor ve bize hayatta nelerin önemli olduğunu hatırlatıyor.

Duygusal, ince ve derin ve hatta mizah yüklü ve sevecen bir masal. Benokızı tanıyın.

Not:4/4

23 Kasım 2016 Çarşamba

KİTAP ÇIKARAN BLOGÇULAR 2



AYNADAKİ GÖZ

Kezban Şahin Taysun

Sevgili yazarımız ve blog arkadaşımız kitaplarıyla bir kadın ve çevre yazarı olarak tanınmakta ülkemizde, haklı olarak, yazı temalarına dayanarak, ayrıca, kategorize etmeyi de pek sevmemiz nedeniyle.

Şimdilik bildiğimiz iki kitabı var. Aynadaki Göz, ilk kitabı Kafesteki Kalp'ten sonra gelen bir öykü kitabı. Bu öykü toplamında genelde ülkemizin sosyal sorunlarına edebiyat gözüyle bakılmış öyküleri görüyoruz.

Bu bağlamda yazarımıza bir kadın yazar da diyebiliriz. Ülkemizde yazarlar ikiye ayrılır ya. Yazarlar ve kadın yazarlar. Yazar zaten erkek yazardır. Kadınsa belirtiriz. Taysun için de bir kadın yazarlıktan, iyi bir yazar olduğu için yazarlığa transfer etmiş diyebiliriz, esprili bir ifadeyle.

Öykülerde ilginç olan nokta genelde belirli sorunlar üzerinde yoğunlaşmış olmaları. Yani sosyolojik bir gözle edebiyat. Belgesel olabilecek olayların edebiyatla yüzümüze vurulması. Sosyal mesaj taşıyan öyküler ancak bir yandan da saf edebiyat aslında.

Yazarımız sanki taşrada bir belgesel gezi turuna çıkmış ve gördüklerini yüceltmiş. Bu kapsamda bir öykü toplamı pek de karşılaşmadığımız bir tür oluyor bu yüzden. Bir edebiyatçımız da bunları yazmalıydı. Genelde büyük şehirden uzakta yaşanan sıradan insan dramları bu öyküler.

Öykülere genel anlamda hümanist öyküler denebilir. Kadınların bizler için bildik dertleri, doğa, hayvanlar, doğanın ve insanın geleceği, kırık hayatlar, kırık hayaller, küçük şehirler, büyük şehirlerdeki küçük insanlar.

Pendik'te Bir Adsız Kahraman adlı öykünün kurgusunun, Saniye'nin Kayıp Güvercinleri adlı öykünün nostalji duygusunun çok başarılı olduğunu ve Gül Güzeli adlı öykünün de, duyarlılığı ve sinemasallığıyla kitabın yıldızı olduğunu söyleyebiliriz.

Kaçırmayın.

Not:4/4


Not: Sevgili yazar arkadaşımızın blogu:

20 Kasım 2016 Pazar

STRANGER THINGS


Tuhaf, garip, değişik şeyler anlamına gelebilecek dizi bir doğaüstü, bilimkurgu, korku dizisi, daha doğrusu gizemli dizilerden.

Biraz efsanevi X Files havası var, yani gerçek orada dışarda bir yerlerde, biraz da Jordskott havası, bir çocuk kaybolduğu için, biraz da Sense8, paranormal olaylardan dolayı. Baştan sona heyecanlı, esrarlı ve finali de çok iyi. İkinci sezonunu heyecanla bekletiyor.

İki de eski oyuncu var ünlülerden, Winona Ryder ve Matthew Modine. Dizinin konusu, müziği, atmosferi, her şeyi yerinde ve hatta sevimli de.

Hareketsiz bir kasabada bir çocuk kaybolur. Annesi de peşine düşer. Ancak çocuk hem çok uzakta hem de çok yakındadır. Çocuğa ulaşabilmek için farklı güçler gerekir, farklı yetenekler.

Dizi, klasik bir Dean R. Koontz romanı havasında. İzlemeye başlıyorsunuz, ne olduğunu bile anlayamadan dizi bitiyor, yani nefes almak bile zor, ideal dizi işte, dizinin içinde siz de bir kahraman oluyorsunuz.

Tam turşulu puding. Çok tatlı ama yüreğinizi ağzınıza getiriyor.

19 Kasım 2016 Cumartesi

SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTESİ



James Joyce

Joyce’un ve dünya edebiyatının en müthiş eserlerinden biri. Kendini arayan bir genç adamın öyküsü. Yani, yazarın kendi öyküsü, biraz da kurgulaştırarak.

Roman kahramanı Stephen Dedalus, yazarın ünlü Ulysses adlı romanının da kahramanı. Romanda küçük bir oğlanın genç bir erkek oluncaya dek yaşadıkları anlatılıyor. Stephen Dedalus bir sürü evreden geçiyor, düşünsel, dinsel, felsefik, yaşamsal evrimler geçiriyor, aynı Tolstoy’un gerçek yaşamı gibi.

Küçükken ailesinin durumu iyi ama sonra bozuluyor, birkaç okul değiştiriyor, aşık oluyor, dine yaklaşıyor, dinden uzaklaşıyor, arkadaşları ile anlaşamıyor, hep yabancılık çekiyor. Büyük olasılıkla, gençlik arayışları romanları bu romanla başlamış olmalı, bir de Bazarov var, Babalar ve Oğullar’daki.

Joyce yazınca tabii bir başka oluyor edebiyat. Bilinç akışı yöntemiyle yazar, bir diğer dahi yazar Marcel Proust gibi, yani kahramanın zihnini, düşüncelerini izliyoruz. Bu roman, edebiyat severler için önemli olduğu gibi, sanatı ve yazmayı sevenler için de çok önemli. Bir yazarın daha küçükken neleri düşündüğünü anlayabiliyoruz ki bu yazar daha sonra Joyce oluyor.

Kaçırılmayacak bir edebiyat zirvesi.

Not:4/4

18 Kasım 2016 Cuma

TAŞ



(Kavas Hüdai anlatıyor)

Adama çok kızmıştık, paramızı eksik veriyordu. Alüminyum tencereleri aldık. İçine taş doldurduk. Bütün tencerelerin içine birkaç yüz gramlık taş koyduk. Tencereleri biraz da ezdik. İçindeki taşlar belli olmuyordu.

Gittik adamın yerine, sanayiden alüminyum tencere topladık dedik, iç içe koyduk, ezdik, sen zahmet etme, biz tartarız dedik. Getirin bakayım dedi. Götürdük önüne 15-20 tencere, baktı, hoşuna gitti, helal lan size, dedi. Kapakları görüyor tabii.

Tartıya koyun tartın dedi. Normalde birkaç kilo gelecek tencereler, biz çektirdik onsekiz kilo. Parayı aldık. Bir daha oraya gitmedik.

Bir kafe vardı, hep giderdik, arkasında da han vardı, handa deri işlerlerdi, deri ceket filan işte, işe yaramaz deri parçalarını da aşağı atarlardı. Kafeyi yaşlı bir adam işletirdi, adisyon hiç yazmazdı. Bu kafede biz hep aynı şeyi yapardık.

Kola, fanta, soda söylerdik. Birkaç tane, sonra birkaç tane daha. Bir kısmını pencereden aşağı atardık, o derilerin üstüne. Biz kafenin üst katında otururduk hep. Sonra hesap için yaşlı adamı yukarı çağırırdık. Adam, hesap tutmadığı için hiç bilemezdi kaç tane içtiğimizi, hep az öderdik. Çıkarken de pencerenin altından alırdık hepsini. Az hesap öderdik.

Kuaförde yedi sene çalıştım, askere kadar. Gündüz torna tesviye, akşam masörlük. Akşam altıdan, yediden sonra, bire kadar. Çalışmadığım iş kalmadı. Bütün işlerimi bir gün bırakıyor, para kazanacağım başka işe geçiyordum, bir sigarayı bırakamadım. Çok seviyorum. Sigara benim sevgilim, bırakmayı denediğim zaman yedi bela hüsnü oluyorum sanki, sigara benim Despina’m. Ona öyle derim ben. Despina’mı bırakırsam onu aldatmış gibi hissederim kendimi.

16 Kasım 2016 Çarşamba

MAYDANOZLU BEYİN SALATASI



(Kavas Hüdai anlatıyor)

Bilmem farkında mısınız her gün yeni bir kampanya ile karşılaşıyoruz. En ünlü bir butik veya tanınmış, bebe giyiminde öncülük eden firmalar. Yılda üç dört kez indirime girer. % 50 indirim diye büyük afişlerle reklamlarını yaparlar. Burada butik ismi vermiyorum reklama girmesin diye. 

Malum etikette şu rakamları görürsünüz. 14,90, 39,90 veya 49,90, 149,90. Bu aslında alıcının beynini yanıltmak için reklam şirketlerinin büyük algı operasyonu. Şuna 40tl veya 50 tl yazmazlar. Çünkü 49,90, 50 tl den çok düşüktür sanki. Ama aralarında yalnızca iadesi olmayan 10 krş vardır.

Her neyse aslında konumuz bu da değil ama bundan yıllar evvel başımdan geçen benim için şu anlar büyük önem kazanan anı. Yıllar sonra düşündükçe büyük önem kazandı.

O yılların özlemiyle yanan ben. O yıllarda bu konuya muhatap olanlar şimdilerde hayatta değillerdir. Çünkü ben 11-12 yaşlarındayken onların yaşları 50 ile 65 yaşlarındaydı.  Aileme bakabilmek için bulunmuş olduğum kentin en işlek ve en çok doktorların bulunduğu sokakta bir eczanede çıraklık yapmaya başladım. Aynı apartmanın çatı katında oturan Amerika’ da ihtisas yapmış ‘’Ruh ve Beyin ‘’ mütehassısı ile girişte bulunan eczanenin sahibesi eczacı hanım çok sıkı dosttular ve günün kritiğini yapmak için akşam 16,30 gibi bizim eczanede buluşurlardı. Doktor bey 1.90 boylarında iri elleri ve iri ayakları olan insan azmanı gibi birisiydi. Eczacı hanımsa gerçek bir salon hanım efendisiydi oturuşu kalkışı konuşmasıyla hayran olunacak kişilerdendi. Her akşam saat 16,30’da doktor bey eczanenin kapısından girdiğinde ‘’Veri guttu deyyyy ‘’ diye giriş yapar ve o oturmak için can attığımız eczacı hanımın küçük çiçeklerle ve küçük, ilgi dağıtan biblolarla dolu küçük yazıhanesinin koltuklarında oturur konuşurlardı.

Aradan ya on dakika ya da on beş dakika geçtiğinde yüzünü bankoya döner ‘’ Evlat bana 1 tl lik şambali ‘’ alırmısın derdi. O yıllarda Halep baklavası ve şambali tatlısı büyük sinilerle üç tekerlekli arabaların içinde satılırdı. El arabasının başında bir lüks lambası ve beyaz önlüklü, tırnakları kesik, sakalları kesik, saçı taranmış, nezaket kurallarını ve tatlıları satmada usta olan tatlıcılar vardı. Bizim sokağın tatlıcısı en meşhurlarındandı.  Doktor beyin istediğini almak için tatlıcının yanına gider
( 1 tl lik ) şambali verir misiniz derdim. Alır gelir bir tabağın içine koyar ikram ederdim. Bu böyle 6 ay kadar devam etti, baktım ki tatlıcının surat şekli değişmeye başladı. Bir sabah eczacı hanıma bu olayları anlattım. Tatlıcı bozuluyor (1tl lik) alıyorum diye, ben bundan sonra almam haberiniz olsun dediğimde, aman  sen ne yapıyorsun doktor beyi kıramayız ama bu 1 tl lik mevzuyu öğrenelim dedi. Akşamı bekler olduk veeeeee saat 16,30, doktor bey kapıdan girer girmez yine
‘’Veri guttu deyyyy ‘’ diyerek eczacı hanımın yanına oturdu ve İngilizce konuşmaya başladılar. Eczacı hanım konuyu anlatmış olacak ki, doktor bey,  evlat bi gel otur önüme anlatayım sana, dedi.

Amerika’ da ihtisas yaparken hocası söylemiş,  beyninizin algıladığı kadarını yiyin. Yani sizin vücudunuz beyninize uyarı gönderir, 1 tl lik tatlı ve 1 tl lik tatlının içindeki irmik, yağ, un, şeker, fıstık ve hindistan cevizi lazım diye. Sizin canınız ancak bu kadarını çeker ve yersiniz.

İhtiyaçtan fazlası ise vücudumuzda istemediğimiz hasarlara sebep olacaktır. Hayatımda hep şuna dikkat etmişimdir.  Az yemek dengeli beslenme. Az uyku.  Ve bolca kitap. O mütehassıs bunları anlattı bana. 1 tl nin sırrı buymuş. Bir de very good today diyormuş. Bugün iyi bir gün.

Siz siz olun siz de bunlara uyun. Beyninizin algıladığından fazla yemeyin, tüketmeyin.

15 Kasım 2016 Salı

BLACK MIRROR


Kara Ayna anlamına gelen bu dizinin ismi telefon, televizyon, bilgisayar ekranlarının siyah olmasından geliyor. Hepimiz bir şekilde kara ayna bağımlısı olduk. Yolda ve gündelik yaşamda hepimizin gözü kara aynalarda.

Black Mirror, günümüz teknolojisi ve internetin hayatımızdaki rolünü anlatıyor. Düşündüğümüzden daha fazla etkisi altındayız ekranların. Bu eleştiri gibi gözükebilir ama değil. Bir şekilde şikayet edenler var aramızda teknolojik aygıtlardan. Hepimiz doğayı özlüyoruz elbette.

Ancak bu bir gerçek ve doğal sonuç. Geriye dönülemez. Yıllar geçtikçe hayatımız teknolojik olacak yani hayat bu ve böyle. Kişisel karşı koyuşlarımız olabilir ancak artık hayatımız ekransal. Bu dizi bu olguyu çok etkileyici işliyor.

İlk sezon ilk bölüm biraz iğrenç başlasa da çarpıcı bir ikinci bölüm var. İlk sezonun zirvesi, ikinci bölüm. İkinci sezonun birinci ve ikinci bölümleri yine şok. Üçüncü sezon ise yedi bölüm ve yedisi de unutulacak gibi değil. Bazı bölümler sakin bazı bölümler aksiyon dolu ancak üçüncü sezon hiç kolay lokma değil.

Bu diziyi izleyin.


Not: Dizi yazmışken, son yıllarda izlediklerimden birkaç süper dizi, tekrar söyleyeyim. Kill Me Heal Me, The Wire, The Mentalist, The Americans, Bron/Broen, Hell On Wheels, Borgen, Sense 8, Metal Simyacı, Forbrydelsen, True Detective ve How I Met elbette bir de kişisel en sevdiğim Kara Ekmek. 

10 Kasım 2016 Perşembe

KİTAP ÇIKARAN BLOGÇULAR



AN'LAR MI? ANILAR MI? GERİYE KALAN

Makbule Abalı

Alzheimer'li Bir Hastanın Yakını Olmak

Sevgili blog arkadaşımız, biricik hocamız, iyi kalpli duygusal ablamız Makbule Abalı'nın bu kitabı bir çok yönden çok etkileyici.

Öncelikle bütün hayatı öğretmenlikle geçmiş bir insanın eğitim çocuklar hayat sevgi üzerine şaşırtıcı bir bilgelikle yazdığı bir kitap bu.

Kitabın adı zaten duygulu. Kitabı okuduktan sonra ise ben bu kitaba bir isim daha buldum: Kuşlar Çiçekler Umutlar Hayaller. Çünkü hocamız yaşadığı ortamlar nedeniyle bir yandan doğayı, kuşları, çiçekleri iyi biliyor ve dünyayı farkediyor, diğer yandan da yaşamın her türlü zorluğuna rağmen acılara rağmen onca kötülüğe rağmen hayallerimiz ve umutlarımızdan vazgeçmememizi öğütlüyor bize.

Kitap, daha ilk üç sayfada duygu yüküyle gözlerinizi yaşartıyor, önsöz, sunuş ve teşekkürle. Bir anda uzun ve verimli bir eğitim hayatının sonunda süzülen satırları okuyacağınızı hissediyorsunuz. Sonra yazılar başlıyor. Eğitim öğretim okullar hayat üzerine çok deneyimli bir öğretmenimizin düşünceleri ve anıları diyebiliriz.

Sevecen, hoşgörülü ve çok aydınlık bir öğretmenin hepimize ışık olacak düşünceleri. Çünkü hocamız bir rehber danışman eğitimci.

Ardından kitabın son bölümünde sevgili Makbule hocamızın annesi yine bir öğretmen Müzeyyen Gültekin'in yaşamını, öğretmenliğini, çocuklarını, eşini ve daha sonra yakalandığı Alzheimer hastalığı ile hayatının nasıl bambaşka olduğunu ve yaş alan Müzeyyen hocamızın nasıl bir çocuğa dönüştüğünü görüyoruz. Ve tüm ailenin ve daha sonra doktorların onunla nasıl ilgilendiğini. Makbule hocamızın bu sevecen anıları baştan sona gözyaşlarıyla okunuyor. Gülümserken ağlayarak.

Kitabın sonunda Müzeyyen hocamızın bir yemek tarifi var ki bir zamanlar ailenin gözdesiymiş.

Vanilyalı Ay Kurabiyesi

Malzemeler:

275 gram un (yaklaşık 2 su bardağı)
100 gram soyulmuş badem (1 su bardağından az)
200 gram tereyağı
130 gram pudra şekeri (yaklaşık 1 su bardağı)
1 paket vanilya
1/2 limon kabuğu rendesi

Un elenir, tereyağıyla kıyılır. Badem soyulur, makineden geçirilir, Pudra şekeri, vanilya, limon kabuğu rendesi eklenir. Bir hamur yapılır, fındık büyüklüğünde parçalara ayrılır. Ay şekli verilir. Fırında hafif pembeleştirilir. İçine vanilya konmuş pudra şekerine bulanır.

Makbule Abalı öğretmenimizin blogunun adı "Uçun Kuşlar" da annesi Müzeyyen öğretmenimizin en sevdiği şarkı.

Bu kitabın geliri öğretmenimize değil Mersin'deki Alzheimer Derneği Yaşlı Yaşam Merkezi'ne aktarılacak. O nedenle bence hepimiz alalım, destek olalım.

Hayat üzerine bir yardımcı ders kitabı gibi olan bu çarpıcı kitabı okuyun.

Not:4/4

5 Kasım 2016 Cumartesi

KIZÇELER


Biliyorsunuz, kitaplarımı sizler, blogçu arkadaşlarım için yayınlıyorum. Sizler dışında zaten bilen yok onları. Okuyan arkadaşlarımız kitaplar hakkında yazıyor bazen blogda, tatlı oluyor tabii okumak. Hepimiz farklıyız tabii, herkesin sevdiği kitaplar farklı oluyor yani. Şu benim kızçeler, bal çiçekleri, ki bu isimleri Jysra Reçani taktı, çok da yakıştılar, bence de bir bütünler. Dördü de kendi içinde farklı, hatta kitaplardaki diller bile farklı. Sade ile Fram format olarak birbirlerine benziyor sadece, içerik de andırıyor ama konular, yaklaşımlar aynı değil. Mavi ise diğerlerine hiç benzemiyor. Çok arkadaşım en çok Mavi'yi seviyor. Yani de diğerlerine benzemiyor, dili farklı ve uzun öyküler. Bir kurgu dışı bir kurgu şeklinde gidiyor kitaplar. Sade kurgu dışı, Mavi kurgu, Fram kurgu dışı, Yani kurgu. Hep söylüyorum, her zaman okunabilecek kitaplar yayınlamayı seviyorum. Sıkmayacak, ferahlatacak, ama derinlere gitmeyi de istetecek, her zaman ele alıp orasından burasından okunabilecek kitaplar. Kurgu bile olsa gündelik yaşamın kurgusu. Ben de zaman zaman açıp rastgele okuyorum, hep gülüyorum, başkası yazmış gibi geliyor tabii, bir de okurken hep yanlış arıyorum, sözcük hatası, baskı hatası gibi. Şimdiye dek iki adet sözcük hatası bulabildim dört kitapta, basımdan kaynaklanan.

Şimdi son zamanlarda şu kızçeleri okuyan bazı arkadaşlarımın yorumlarısı.

OKYANUS ARSEL (Sade/Yani)


JYSRA REÇANİ (Yani)


DEMİR KADIN (Yani)


SEMANUR KÖK (Sade)

Bizim deli mavi, en sevdiği kitaplar arasına koymuş en büyük kızçe Sade'yi.