28 Aralık 2016 Çarşamba

BARDAK TATLISI



Anlatılamayacak kadar güzel. Ben klasik su bardağı kullandım. Siz istediğiniz ölçüdeki herhangi bir bardağı kullanabilirsiniz.

İçindekiler:

1 kilogram süt
2 yemek kaşığı un (tepeleme)
1.5 yemek kaşığı nişasta (tepeleme)
6 yemek kaşığı toz şeker (tepeleme)
1 paket vanilya
Bulamak için

Ayrıca, Hindistan cevizi ve üzeri için eritilmiş çikolata

Yapılışı:

Muhallebisi için süt, un, toz şeker ve nişastayı bir tencereye alın ve kaynayıp muhallebi kıvamına gelene kadar karıştırarak pişirin. Kıvamına gelince ocağın altını kapatıp vanilyayı ekleyin. Su bardaklarını ıslatın ve muhallebiyi bu bardaklara paylaştırın. İlk sıcaklığı çıkınca bardakların ağzını streç filmle kaplayın ve buzdolabında dinlendirin.

Bir gün beklemek gerekiyor tam olması için. Bardaklarda bir gün bekletiliyor, sonra bardaklardan çıkarılıp, ortadan bölüp, Hindistan cevizine batırılıp, üzerine erimiş çikolata dökülüyor, bir de çikolatanın üstüne fındık.

Yani, kıvam alan muhallebiyi bardaktan çıkarıp birer parmak kalınlığında dilimliyoruz, ortasına krem şanti sıkarak iki dilimi üst üste koyuyoruz. Hindistan cevizine buluyoruz ve en üstüne eritilmiş çikolata gezdirip dilediğimiz gibi süslüyoruz.

Bittiiiiii.

23 Aralık 2016 Cuma

KİTAP ÇIKARAN BLOGÇULAR 3



ALBÜMDEKİLER

Gülsen Varol

Albümdekiler nostaljik bir epik roman, nehir roman. Bir ailenin yirminci yüzyıla yayılan öyküsü.

Sevgili blog arkadaşımız Gülsen Varol’un başka kitapları da var. Albümdekiler, adına benzer şekilde sanki bir albümdeki fotoğraflara bakılarak ve geçmişe dönülerek yazılmış gibi.

İstanbul, Bursa, Samsun ve başka şehirlere de yayılan bir ailenin yaşamı etkileyici. Birkaç kuşağı izliyoruz ve bu öykü çok da uygun bir sinema filmine.

Yirminci yüzyılın yaşantısını, özellikle küçük şehirlerdeki yaşantıyı anlamak açısından keyifli bir roman. Bütün kahramanlara sevgiyle ve anlayışla bakılarak okunan romanda en güçlü çizilen karakter Sanem ve en zorlu ve acılı yaşam da onunki.

Dönemin şartları, gelenekler, gurur, sevgi, acı, evlilik, hayaller, yeni kuşaklar, torunlar, yaşam bir yandan sürerken yıllar geçince geriye bakıp insanlar keşke böyle davranmasaydı diyoruz ama bir yandan da görüyoruz ki başka türlü de davranamazlardı. Herkes bilebildiği kadar, ailesinden, çevresinden gördüğü kadar yaşayabiliyor biraz da. Seçimlerimiz çok da bize ait olmuyor.

Aile ve gelenekler en büyük kazancımız olduğu gibi en büyük dezavantajımız da olabiliyor. Bu ailenin yaşamında bütün kahramanları seviyor ve hepsine kızıyoruz aynı zamanda.

Albümdekiler duygusal bir roman. Pek keyifle okunuyor.

Not:4/4

Arkadaşımızın blog adresi:

21 Aralık 2016 Çarşamba

NABER


Naber bir mizah dergisi. Mizah dergilerine yakın olanlara tanıdık gelecek bir dergi. Bildiğimiz Uykusuz, Penguen havasında.

Dergi üç ayda bir ve iki yıldır çıkıyor. Dergiyi, mizah dünyasından tanıdığımız Umut Sarıkaya tek başına çıkarıyor. İçindeki yazılar ve karikatürler hep ona ait.

Şimdilik altı sayı olan bu dergide mizah yazıları, mizah öyküleri, çizgi öyküler, karikatürler var. Son yıllarda mizah dergileri bölünerek çoğalıyor. Eski ustalar yeni dergiler çıkarıyorlar.

Naber de Uykusuz, Penguen tarzı mizah sevenlerin pek seveceği bir dergi. Bol sayfalı ve doyurucu. Konuk çizer de alıyor.

Mizah dergileri, diğer tüm dergi türlerinden daha önemli. 

ANARŞİNİN EVLATLARI



Sons of Anarchy

Bir motorsiklet çetesi dizisi. A.B.D.’de ünlü olan Harley çetelerini anlatan bir suç, aksiyon dizisi.

A.B.D.’de Harleylerde yaşayan aileler bile var ve bunlar yılda bir kez bir araya gelirler, yüzlerce, binlerce motorsikletli. Ve birçok da çete var. Çete sözcüğü aslında doğru değil bunlar kulüp aslında.

Ama yasadışı işlere giren motor çeteleri de var ya da öyle sanılıyor. Bulundukları kasaba veya eyaletlerdeki uyuşturucu, silah, fuhuş gibi yasadışı aktivitelere de giriyorlar, gizli şekilde. Ancak, genel olarak Harley çeteleri sadece romantik ve nostaljik gruplar. Çünkü, Harleyler ve Harley giyimi, aksesuarları asiliği, özgürlüğü çağrıştırıyor, çizmeleri ve yelekleri özellikle.

Sons of Anarchy de Kalifornia’nın Charming kasabasında yerleşik bir çete. Kuralları, törenleri, prensipleri var. Yasal bir kulüp iken yeni liderleri Clay (Amerikan sinemasının klasiklerinden Ron Perlman) kulübü silah ticaretine sokuyor. Diğer çeteler, Meksikalılar, Çinliler, İrlandalılar arasında silah trafiğini yönlendiriyor kulüp ama bu yüzden çok dram yaşanıyor ve ölümler gerçekleşiyor.

Clay’in yardımcısı Jax (Charlie Hunnam, yürüyüşü ve havası ile çok yakışıyor) ise kulübü kuran adamın oğlu aynı zamanda ve annesi de Clay’in eşi. Yani Clay aynı zamanda Jax’in üvey babası. Annesi Gemma, üvey babası Clay ve Jax arasında zaman zaman iyi zaman zaman gergin bir ilişki var. Clay, yasadışını severken, Jax yasadışını bırakmak istiyor.

Dizi yedi sezon ve her sezon onüç bölüm ve her bölüm bir saat. Ancak, aksiyon, dram, heyecan, suç hiç bitmiyor. Çekici bir dizi, havalı, seyri çok hoş.

Suç ve motorları sevenler kaçırmasın.

20 Aralık 2016 Salı

MAVİ MISRALAR


Mehmet Osman Çağlar

Mavi Mısralar için aşk ve devrim şiirleri diyebiliriz. Bir de deniz ve mavi. Mavi mısralar olması, denizle ilişkisinden. Deniz ve mavi de özgürlük demek, şiir de özgürlüktür, aşk da öyle.

Şiirlerde 1960’ların, 70’lerin gençlik ve politik ruhu var, devrimci gençlik atmosferi. Devrim yanında aşklar, ayrılıklar, özlemler de. Bir de deniz sevgisi ve denizde geçen zamanlar. Şiirler, geçmişe bakıyor, geçmişi anıyor, özlüyor.

Gençlik enerjisini, eski aşkları, yarım kalmış aşkları, yarım kalmış devrim şarkılarını özlüyor dizeler. Kısa, masum ve naif şiirler. Çocuksu dizeler. Şiirlerin arasında yine aynı atmosferde denemeler de var. Barışçı ve nostaljik denemeler. Deniz yolculukları, sofralar, şehirler, güney, Ankara.

Bugün ve geçmişten oluşan şiirler özgür ve yolcu, gezgin bir ruhun şiirleri. Yaşanmışlık hissi veren ve genelde hüzünlendiren dizeler. Bir yaşamın özeti, özü var şiir ve denemelerde.

Kolay okunan, hafif ve deniz esintisi gibi keyif veren bir kitap.

Not:4/4

(Mehmet Osman Çağlar, blog arkadaşımız. Bu şiir kitabından sonra çok yakında ilk romanı da yayınlanacak. Ayrıca, oğlu Tolga Çağlar da eski blog arkadaşlarımızdan. Mehmet Osman Çağlar’a bundan sonrası için de başarılar diliyoruz. Ondan denizcilik anılarını yazmasını bekliyoruz)

Mehmet Osman Çağlar’ın bloğu:


Oğlu Tolga Çağlar’ın bloğu:

16 Aralık 2016 Cuma

MELEKLERİN GÜCÜ


Dün akşamüstü, Beki İkala Erikli öldürüldü, bir kadın tarafından. Sabah duydum öldürüldüğünü, Evrim Divadonnabella arkadaşımın instagramından. Duyduğum anda, onu tanıyan biri öldürmüştür diye düşündüm. Kendisi ruhsal konularla ilgiliydi, sevdiğim bir insandı. Birkaç kitabını okumuştum ve sevdiğim konularla ilgileniyordu kendisi. Melekler, melek mesajları, gibi.

Şöyle düşündüm, herhalde ondan veya kitaplarından etkilenen biridir katili. Belki onun öğrettiklerinden bir şeyler bu katilde ters tepti. Belki katili olan kadının bir sevdiğine bir şey oldu ve yazarı suçlu buldu. Kendisi yaşam koçuydu, çok insana faydası olmuştu. Bakalım, ardından nasıl bir dram çıkacak?

Onun bir kitabını, 3 Kasım 2013'te yazmıştım blogumda. Sevdiğim bir insan olduğu için o yazı bir kez daha yayınlıycam. Bir yazıyı ikinci kez yayınladığım hiç olmamıştır. Bu arada, ben de bu konularda arada bir yazıyorum, hatta kitaplarımda işlediğim bir konu bu, spiritüellik.

Meleklerle konuşa konuşa o da bir melek oldu artık.


MELEKLERİN GÜCÜ

Beki İkala Erikli

Meleklerin Gücü bir anlamda Meleklerle Yaşamak adlı kitabın devamı. Melek Terapisi dediğimiz şifalandırma çalışmasını yapıyor Erikli, ama o melek koçluğu terimini yeğliyor. Erikli genelde spiritüel dediğimiz alanda çeşitli eğitimler almış, melek terapisini de bu çalışmanın ustası Doreen Virtue’dan öğrenmiş.

Geçmişi şifalandırmak. Önemli bir kavram. Erikli’nin söylediği gibi hepimizin beyninde, kalbinde, ruhunda geçmişle ilgili kayıtlar var. Bu kayıtlar, geçmişte yaşadıklarımızla oluşuyor ve günümüzü etkiliyor. Yaşama katılma, para kazanma, başarı, beceri, sınav gibi her türlü yaşam alanında, bu kayıtlar, bunlara kilitler de diyebiliriz, gündelik mutluluğumuzu etkiliyor, ileriye doğru adım atmamızı engelliyor.

Bunlardan kurtulup kendimizi özgürleştirmenin yolu kafamızdaki bu kayıtları silmek, kendimizle, yaşantımızla ilgili düşüncelerimizden kurtulmak. Bu kayıtlar, geçmişteki biz’den kaynaklanabilir, bu yaşamdaki biz’den, ama bizim daha önceki yaşantılarımızdan da kaynaklanabilir, bunu kim bilebilir, belki daha önce de yaşadık geçmişte, o ruh bizde duruyor hala.

Veya ailemizin geçmişinden bir ruh duruyor olabilir içimizde veya ziyarete gelebilir, çoğumuz sevdiğimiz kaybettiklerimizin bizi ziyarete geldiğini biliriz. Bu dünyadan ayrılmak istemeyen bir ruh olabilir ya da biz o ruhun ayrılmamasını isteriz. Belki de geçmişte yaşamış tanımadığımız bir insanın ruhu da olabilir.

Bunların hepsi olabilir. Şu gerçek var. Bu kilitler, kayıtlar bizim önümüzdeki engeller. Biz bunları fark etmeyebiliriz bile ve şu güzelim hayatta eksik enerjiyle yaşayabiliriz veya potansiyelimizin çok altında yaşarız.

Bu kayıtları silmenin bilimsel ve alternatif çeşitli yolları var. Psikoloji, tıp, reiki, EFT, NLP ve benzerleri. Erikli ise bunu melekler yoluyla yapıyor. Melekler yoluyla geçmişimizi şifalandırıyor. Bu kitabında bunu açıklıyor ve şifalandırdığı insanların anekdotları var. Sayılar, melek kartları gibi yan malzemeler de var. Şifalandırdığı kişilerin bu kitap dışında nette de yazıları, blogları var zaten.

Başmelek Mikael ve çeşitli yaşamsal konularla ilgilenen diğer meleklerden yardım isteyerek bizi engelleyen bu bağları çözüyor. Bunu kendi kendimize de yapabiliriz. Çok istersek. Her şey bununla ilgili zaten, sorunun farkına varmak, çözmeyi yürekten istemek, kalbimizi temizlemek, temiz kalple istemek, gerçekten istemek, mış gibi yapmadan, ne isteyeceğimizi bilmek, meleklerden yardım istemek.

Herşey zaten zihnimizi, egomuzu temizleyip geçmişteki biz’i unutmakla başlıyor. Bir tık ileri gidiyoruz böylece. Erikli de bunu bize gösteren rehberlerden bir tanesi.

İlginç bir konu, ilginç bir kitap.


Not:3/4

13 Aralık 2016 Salı

ÇOCUKTAN AL HABERİ



(Kavas Hüdai anlatıyor)

Gündelik yaşamımız içinde hayatın ince esprilerine tanık olsak da bazen bunun farkına bir zaman sonra varırız. Mutsuzluğumuzu örtmek için yüzümüze geçirdiğimiz maskenin altından tebessüm ederiz.

Ben gülmeye ve kahkaha atmaya bayılırım, neden mi?  Düşünün şimdi bir an durduk yere kahkaha atılır mı? Hayır. Ama bu kahkaha atmama neden olan dört yaşında mavi gözlü sarı saçlı bıcırık bir kız çocuğu ise evet atılır. Hem de öyle atılır ki. Katılarak gülersiniz.

Benim baba tarafından bir akrabamız var, Ayten abla, eşi Hüseyin abi. Hüseyin abi öldükten sonra o, hayata küstü. O şen şakrak Ayten abla gitti, yerine evinden çıkmayan asabi ilaç müptelası bir Ayten abla geldi.  Mutfakla salon arasında mekik döşeyen Ayten ablanın yaşamı eve kapanık, tam bir ‘’televizyonkolik‘’olup çıktı.  Bizim Ayten ablanın iki oğlu bir de kızı var. Kendi hallerinde tam bir ev kedisi hepsi maşallah. İşten eve! Evden İşe! 

Haftanın son günü olan pazar sabahları Ayten ablanın evinde çekirdek aile olarak pazar kahvaltısı ve çarşı pazar gezmesi yapılır ailecek. Babalarının ölümünden sonra annelerine destek olmak için yanlarından ayrılmazlar. Yalan yok haklarını yiyemem hepsi akıllı uslu insanlar. İşte bu ailenin ortanca oğlu İbo, evli ve bir kız çocuğu var, sülalenin sevgilisi. Bir gün İbo işten eve gelir. Haliyle her evde olduğu gibi eksikler biter mi asla bitmez.  İbo’nun hanımı bir gece İbo’ya ihtiyaçları olan ve alınması gereken şeyleri söyler. Salonun ortasında oyuncakları ile oynayan kız ilgisini oyuncaklarına vermiş. İbo ise elindeki kumandadan kanallar arası sörf yapıyor. Hanımı bir kere daha tekrarlamış İbo bunu almamız lazım diye.

İbo vallahi hanım cebimde ‘bir don alacak param yok‘ demiş, hanımı haliyle susmuş. Öyle ya İbo bu zamana kadar hanımı ne istedi de almadı? Adam haklı ama ayın ortası masraflarsa almış başını gidiyor her gün zam, zam, zam, İbo hangisine yetişsin diyerek susmuş kadın. Günler günleri kovalamış Pazar günü gelmiş çatmış. Bizim İbo kızını kucağına almış hanımı da koluna takmış anasının yanına gitmişler. Kapıyı açan Ayten abla sarmaş dolaş içeriye buyur etmiş. Yemekler yenmiş çaylar içilmiş, kahvaltıdan sonra televizyonda sabah magazinlerine dalan oğlanlar salonda, Ayten abla, kızı ve gelinler masayı toplayarak mutfağa geçmişler, bulaşıkları yıkayıp yerlerine yerleştirirken Ayten ablanın canı kızı ve gelinleriyle dedikodu yaparak kahve içmek istemiş. Dolabı açıp elini kahve kavanozuna attığında boş kahve kavanozu eline gelmiş. Bak şu şansa yaaa kahve de bitmiş. 

Geline dönerek, İbo köşedeki bakkaldan kahve alıp gelsin de kahve içelim diyince, bizim küçük bıcırık devreye girmiş:

‘’mamaanne  ibonun cebinde don alacak parası bilem yok siz kendinize kahve alın‘’ diyince Ayten ablanın o şen şakrak kahkahası mutfakta patlamış.

Siz siz olun iki kişinin bildiği sır sır değildir. Hele ki küçük çocukların yanında daha dikkatli konuşun. Olmadık bir yerde öyle bir kelime söyler ki siz bile şaşırırsınız.

Lütfen benim kahvem ‘ yandan çarklı ‘ olsun.

11 Aralık 2016 Pazar

GİRİŞ(İM)



Girişim, adı üzerinde, bir girişimcilik kitabı.

Girişimcilik, entrepreneurship yani, önemli tabii ki. İş, business, ekonominin konusu. Bu kitap da bir ekonomi kitabı öncelikle.

Bu yüzden, ekonomi ile ilgilenenlerin bildiği bazı terimler de var içinde, oyun teorisi, Maslow, verimlilik, SWOT analizi, KOBİ’ler, PEST, gibi.

Ders kitabı gibi de ayrıca ancak çok teorik de sayılmaz, pratiğe yönelik bilgiler var içinde, girişimci olmak isteyenler için. Aslında, herkes birer girişimci olmak ister, ancak bunun yollarını bilen de çok yoktur bizde.

Çantacı derler, ortalıkta birçok girişimci var, kredi alalım, destek alalım, hibe alalım, alalım da para kazanalım, köşe olalım, bizdeki girişimcilik böyle genelde. Tavuk işletmesi için destek alalım arabayı yenileriz, derler. KOSGEB, KOBİ fonları, banka kredileri, bizde işten çok keyif için alınıyor. Maksat zengin olmak.

Ekonomi, işletme, finans, yönetim, strateji gibi konulara ilgi duyanlar ve iş yapmak, iş kurmak isteyenler için bir rehber kitap bu.

Not:4/4


Üstelik de, bir blog arkadaşımızın yazdığı kitap. Okuma Günlüğüm bloğunun çok mu çok tatlı ve iyi yazarı Eren O. yazdı, babasıyla. Hep öykü, deneme, şiir yazacak değil ya blogçular, bilim yapan da var elbette. Faydalı bir kitap yazan arkadaşımıza teşekkür ederiz.

Ayrıca, son olaylar nedeniyle hepimize geçmiş olsun ve hayırlı kandiller.

10 Aralık 2016 Cumartesi

DEEP AİLESİ


Blogumda iki türlü öykü yazıyorum. İlki, serbest öyküler, ikincisi de kurgu kahramanı olan öyküler. Bu yıl sonunda blogum altıncı yılını bitiriyor. İlk 4 yılda, 2011, 2012, 2013, 2014, 8 adet temel kahramanım vardı. Bunlar;

SİMAY. 25 yaşında makine mühendisi. İstanbul’da özel şirkette çalışıyor. Yalnız yaşıyor. Müzik, tiyatro, doğa sporları seviyor. Eğlenceli, aksiyonlu biri. ÇAĞLA. Tipik ergen liseli. Karadeniz’de yaşıyor. GECE. Çellocu, Galata’da yaşıyor, konservatuarda okuyor, 20 yaşında, yalnızlık seviyor, müzik ve çizim dışında bir şeyle ilgilenmiyor. MODEL. Fotomodel, Nişantaşı’nda yaşıyor, yaşamayı seviyor, 25 yaşında. LENA. Cihangir’de kız arkadaşlarıyla yaşıyor, resim öğrencisi, bale ve gizemcilik ile ilgileniyor, 20 yaşında. DERİN. Tek erkek kahramanım. 27 yaşında, detektif, kimya, adli tıp mezunu, en çok halasının bulduğu işlere bakıyor. ZÜLEYHA. Üniversite mezunu işsiz, evde oturuyor, babası çalışmasına izin vermiyor, 23 yaşında. Bilgisayar meraklısı, zeki ve komik. ASMİRA. İstinye Park AVM’de tezgahtar, 20 yaşında, gezmeyi, eğlenmeyi seviyor. NURNİNA. 23 yaşında, ailesiyle yaşıyor, kapalı bir kız, Üsküdar’lı.

Son iki yılda, 2015, 2016, ise, birkaç yeni kahraman daha eklendi. Irak Savaşındaki Osmanlı gazetecisi Muharrir El İnsani, hemşire adayı Kübo, görücü usulü evlenen bir kızın evlenme öyküsü, İslam baba, aşkının peşinden giden Payidar, bıçkın delikanlı Kavas Hüdai, gibi.

4 Aralık 2016 Pazar

MUCİZE:UĞURBÖCEĞİ İLE KARA KEDİ



Eğlenceli, sevimli, komik, heyecanlı bir Paris animesi.

Marinette ile Adrien. Lise öğrencileri. Marinette, Adrien’i seviyor ama Adrien’in bundan haberi yok.

Ama Marinette ile Adrien birer süper kahramana da dönüşebilmektedirler. Marinette bir uğur böceği olur. Adrien ise bir kara kedi. Ancak, ikisi de dönüştüklerinde normal gündelik yaşamdaki kimliklerini bilmezler. Süper kahraman olduklarında, Adrien, Uğurböceği’nden hoşlanır. Yani gündelik yaşamın tersi olur.

Bu ikisi iyi kahramanlar. Bir de kötü kahramanlar var. Kötü adam Hawk Moth, gücü eline geçirmeye çalışıyor. Güçler ise mucizelerden geliyor. Mucizeler peri şeklinde. Marinette ve Adrien’i de süper kahraman yapan, dönüştüren müziceler var, periler, bunlar çok da sevimli.

Hawk Moth, mucizeleri eline geçirmek isterken, genelde zayıf düşen, ruhsal sıkıntı çeken veya hayatındaki zorluklardan dolayı kötülüğe eğilimli olabilecek kişilere güç verip onları kullanarak bu mucize perilerini eline geçirmeye çalışıyor ve Uğurböceği ile Karakedi de onun planlarını bozuyor her defasında.

İlk sezon 26 doyumsuz bölümden oluşmakta. İkinci sezon 2017’de inşallah. Bir de, yılbaşı özel bölümü olacakmış, ne güzel bir haber.

Anime sevenler için çok tatlı dizi.

3 Aralık 2016 Cumartesi

NARCOS



Narcos, yani narkotikler, bir uyuşturucu ticareti dizisi.

Kolombiya ve A.B.D. arasındaki kokain trafiğini anlatan dizi sürükleyici, etkileyici. 1980’ler, 90’lar’daki kokain dünyasını sunuyor bizlere.

İlk iki sezonda Kolombiya’daki uyuşturucu kartellerinin gelişmesi anlatılıyor. Özellikle de en büyük kokain tüccarı efsanevi Pablo Escobar’ın hayatı.

Escobar, Hitler gibi kötü bir adam, uyuşturucu satışı için çok insan öldürüyor, iyilik de yapıyor ancak kötülüğü daha çok. Kötü adam olsa da bir karizması var, Hitler gibi.

Biraz da ortam ve şartlar ve zenginlik nedeniyle çok yükseliyor, kral oluyor, duraklamıyor bir türlü.

Dizi, soluksuz izleniyor, çok heyecanlı. Üçüncü sezonunu bekliyoruz.

2 Aralık 2016 Cuma

MAĞARA



Yeni mizah dergilerimizden. Büyük boy ve bildiğimiz birçok mizah yazarı var. Çeşitli mizah dergilerinden bildiklerimiz.

64 sayfalık bu dergide Vedat Özdemiroğlu, Atilla Atalay, İrfan Sayar, Kemal Aratan gibi Uykusuz, Penguen, Leman, Hıbır, Gırgır tayfasından yazar çizerler bulunmakta.

Örneğin, ünlü Porof Zihni Sinir de var. Yazılar, hikayeler, çizgi romanlar, karikatürler, her türlü mizah malzemesi bulunuyor.

Ferhan Şensoy, Dario Fo, Özdemir Asaf, tiyatronun kavuğunu Ferhan Şensoy’dan devralan Rasim Öztekin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Issız Adam, Kasım sayısının konuklarından.

Eğlenceli, doyurucu dergi. Mizah sevenler kaçırmaz zaten.

Aman uzun soluklu olur inşallah!

30 Kasım 2016 Çarşamba

SAHNELERİN BÜYÜLÜ DÜNYASI


(Kavas Hüdai anlatıyor)

Bilirsiniz meşhur olmak herkesin hayalidir.  Son zamanların değişmez düşüncesi.  Anneler, babalar çocuklarını yetiştirirken ya topçu olacaksın ya da popçu olacaksın ki paranın şöhretin sahibi olasın derler. Bir telaş başlar, dünyanın parasını dökerler, on onbeş senenin sonunda elde var koca bir ( 0 ). Aşağıya tükürsen sakal,  yukarı tükürsen bıyık misali. Alın size psikolojisi bozuk işsizler ordusuna yeni bir eleman. Kişi gelmiş yirmi beşine ne iş gelir elinden ne de bilgisi vardır.

Ama eskiden böyle değildi. Karın tokluğuna yapılan işlerle günü bitirirdik. Bense boş durmayı sevmezdim. Helalinden nerede iş, nerede para varsa yanaşırdım. Bizim mahallede o zamanın müziğine meraklı benim gibi gençler vardı. Erdoğan ritm gitar, Zülfikar bas gitar, Mustafa bateride ve hem şarkıcı hem de büyüğümüz olan roman Erdem abi solo gitar çalardı.

Bir telaşla kabinler ses düzeni derken orkestrayı kurdular.  Dışarıdan bakıldığında eğlenceli geliyordu. Arada bir para bölüşmesine iş gelince bakıyorum o zamanların parası 80-90 TL para alıyorlardı. Yani sizin anlayacağınız ben koskoca bir hafta çalışıyorum anam ağlıyor demirlerin altında, 35 TL haftalık alıyorum. Bu aldıkları para gözümün dolar milyoneri olma yolunda adım atmasına sebep olmuştu.

Zülfikar çok samimi arkadaşımdı. Ona bir gece yaa Zülfikar ben de geleyim tef çalarım, aletleri taşırım beni de sok orkestraya dedim. İlk zamanlar Zülfikar yok falan dedi ama sonra neden olmasın, ama Erdem abiye sormam lazım dedi.  Aradan bir hafta geçti baktım Zülfikar hadi Hüdai bu akşam iş var gidiyoruz dediğinde gözlerimden yeşiller geçmeye başladı.  Hemen yıkanıp giyinip kokularımı sıkıp çıktım kahvenin önüne. Beni gören Zülfikar hayırdır Hüdai baloya mı gidiyoruz dedi. Tabii bende bir şok. Yok yaaa ilk gün ya ondan, dedim . Her neyse lafı uzatmayayım. Kafanız burada şişmesin .

Tabii, buluşma yeri olan depoya gittik, hoş sohbetten sonra Erdem abi geldi bana bir baktı, al bakalım şu tefi ben çalarken eşlik et dedi. 9/8’lik roman havası çalmaya başladı. Ben de onunla beraber.  Şimdi bir de şu tumba ile deneyelim bakalım olacak mı dedi. İlk defa orada tumba görmüştüm.  Şaka bir tarafa o akşamüstü kendimi müzisyen gibi hissetmiş havaya girmiştim. Gözümün önünde Erdem abinin gitar çalışı ve müziğin ritmi vardı kulaklarımda.  Başlamadan şunu söyledi sen bunu da başarırsan bu gece bir 50’lik alırsın benden.

Abi ben durur muyum başımı emme basma tulumba gibi aşağıya yukarıya salladım. Tumba çalarken biraz geç kalsam da idare eder diyerek çorbacıya gittik. Akşam olmuş gitme vakti gelmişti fakat baterist yoktu, annesi hastalanmış gelemeyeceğinin haberini göndermişti. İlk gece bu bizim para güme gitmişti sanki. Erdem abi koluma girerek dışarıya çıktık. Bak Hüdai bu gece şapa oturmayalım bas gitara kulağını ver yeterli diyerek içeriye girmiştik ama neden bunu söylediğini anlamadım. 

Toplanıp düğün salonuna gittik. Takımları taşıyıp kurduk dışarıya çıktığımızda Erdem abi yeni bateristle tanışın diyince benim elim ayağım titredi. Herkeste bir şok. Yüzler bembeyaz.  Tef tumba derken mecburen bateri çalacaktım. İçeriye girdik masalar dolmaya başlamıştı. Saat 20,45 olunca gelinle damat girdi içeriye, dans ediyorlardı, ortalıkta kimsenin benim ilk defa sahneye çıktığımı bilen yoktu.

İlk moladan sonra düğün devam etmeye başladı ben de masalarda oturanları seyrediyordum.  Sahnenin sol tarafında bateriden bakarken, pistin önündeki masalardan birinde bir kızın baktığını gördüm, kız hiç gözlerini ayırmıyordu benden.  Tabii benim ilgim kıza odaklandığı için ne müziğin ne de ritmin içindeydim, yavaşça yanıma yaklaşan Erdem ağabey Hüdai sen ne yapıyorsun rezil olacağız dedi.

Abii yaaa baksana kız durmadan bana bakıyor ne yapayım dediğimde, Erdem abinin de dikkatini çekmişti.  Roman havaları başladığında Erdem abi gitarı elinden bırakıp tefi alıp misafirlerin arasına karıştı. İki dakika sonra geldiğinde, yaa Hüdai kızın bir gözü şaşı, sana bakmıyor, pistte oynayanlara bakıyor dediğinde ilk gecenin ilk hüsranını yaşamıştım.

Hayat bazen baktığımız pencereden görüldüğü gibi değil.


(Kavas Hüdai'nin maceraları devam edecek)

25 Kasım 2016 Cuma

LIE TO ME


Bana Yalan Söyle anlamına gelen dizide Amerikan sinemasının güçlü karakter oyuncusu ve en saygın oyuncularından Tim Roth başrolde inanılmaz iyi oynuyor. Hani izlerken insanın ağzı açık kalıyor ya öyle işte.

Roth, bir ekibin başında, dört kişilik bir ekip bu. Ekibin işi suçluların ve suçlu adaylarının yalanlarını saptamak. Yüzlerinden, gözlerinden ve beden dilinden insanların yalan söyleyebildiklerini anlıyor bu dört kişilik ekip.

Üç sezonluk dizi hep enerjik, heyecan hiç düşmüyor, tempo eski dizilerden 24’e benziyor. Her bölümde ekip bir iki olayı çözüyor. Olayların içine ekip de giriyor, ister istemez onlar da tehlikeli olayların içinde buluyorlar kendilerini.

Ekibin özel hayatını da izliyoruz bu arada. Kendilerinin hayatları da karıştıkları olaylar gibi iniş çıkışlı. Çözdükleri vakalar da ilginç zaten. Polisle, FBI ile ortak çalışıyorlar çoğu zaman, çünkü hepsi kriminal davalar.

Başlayıp aralıksız izlenecek dizilerden. Çok kendine özgü.

SEVGİLER BENO'DAN


Benokız

Beno, yeni evli, mutlu, eşi Sarıoğlan’ı çok seven, iyimser ve iyi bir insan. Instagramda fotolarını ve yaşamını paylaşıyor, benonunblogu sayfasında, ayrıca bloğu da var.

Cici bir hayat, kendi halinde, sevgi dolu bir hayat. Evi de cici, oyuncak ev gibi. Eve ruhu yansımış belli. Filmlerde, animelerde gördüğümüz şeker kız evlerinden.

Sonra Beno’ya kötü ve kahverengi bir misafir geliyor. Beklenmedik ve kötü kalpli bir misafir. Ama Beno bunu bir oyun gibi düşünüyor. İyimserlikle ve iyi kalple bunu kendi kendine oynadığı bir kurguya dönüştürüyor.

Sonra otel tatilleri başlıyor, aslında hastane tabii, arada ev tatilleri, tedavi sırasında, otelde ve evde zaman geçiriyor, hastalıkla çok kendine özgü bir şekilde savaşıyor, hastalıkla ve tedavi gereçleriyle adeta arkadaş oluyor, bütün o zorlu süreci kendince yumuşatıyor.

Tabii eşi Sarıoğlan da sevgi dolu ve hep eşinin yanında. Doktorları da. Ve diğer onu sevenler ve ayrıca internet arkadaşları da onu hiç yalnız bırakmıyor.

Benokız daha sonra bu süreci kitaplaştırıyor. Hastalık ve tedavi sürecini sanki masalmış gibi anlatıyor ve bize hayatta nelerin önemli olduğunu hatırlatıyor.

Duygusal, ince ve derin ve hatta mizah yüklü ve sevecen bir masal. Benokızı tanıyın.

Not:4/4

23 Kasım 2016 Çarşamba

KİTAP ÇIKARAN BLOGÇULAR 2



AYNADAKİ GÖZ

Kezban Şahin Taysun

Sevgili yazarımız ve blog arkadaşımız kitaplarıyla bir kadın ve çevre yazarı olarak tanınmakta ülkemizde, haklı olarak, yazı temalarına dayanarak, ayrıca, kategorize etmeyi de pek sevmemiz nedeniyle.

Şimdilik bildiğimiz iki kitabı var. Aynadaki Göz, ilk kitabı Kafesteki Kalp'ten sonra gelen bir öykü kitabı. Bu öykü toplamında genelde ülkemizin sosyal sorunlarına edebiyat gözüyle bakılmış öyküleri görüyoruz.

Bu bağlamda yazarımıza bir kadın yazar da diyebiliriz. Ülkemizde yazarlar ikiye ayrılır ya. Yazarlar ve kadın yazarlar. Yazar zaten erkek yazardır. Kadınsa belirtiriz. Taysun için de bir kadın yazarlıktan, iyi bir yazar olduğu için yazarlığa transfer etmiş diyebiliriz, esprili bir ifadeyle.

Öykülerde ilginç olan nokta genelde belirli sorunlar üzerinde yoğunlaşmış olmaları. Yani sosyolojik bir gözle edebiyat. Belgesel olabilecek olayların edebiyatla yüzümüze vurulması. Sosyal mesaj taşıyan öyküler ancak bir yandan da saf edebiyat aslında.

Yazarımız sanki taşrada bir belgesel gezi turuna çıkmış ve gördüklerini yüceltmiş. Bu kapsamda bir öykü toplamı pek de karşılaşmadığımız bir tür oluyor bu yüzden. Bir edebiyatçımız da bunları yazmalıydı. Genelde büyük şehirden uzakta yaşanan sıradan insan dramları bu öyküler.

Öykülere genel anlamda hümanist öyküler denebilir. Kadınların bizler için bildik dertleri, doğa, hayvanlar, doğanın ve insanın geleceği, kırık hayatlar, kırık hayaller, küçük şehirler, büyük şehirlerdeki küçük insanlar.

Pendik'te Bir Adsız Kahraman adlı öykünün kurgusunun, Saniye'nin Kayıp Güvercinleri adlı öykünün nostalji duygusunun çok başarılı olduğunu ve Gül Güzeli adlı öykünün de, duyarlılığı ve sinemasallığıyla kitabın yıldızı olduğunu söyleyebiliriz.

Kaçırmayın.

Not:4/4


Not: Sevgili yazar arkadaşımızın blogu:

20 Kasım 2016 Pazar

STRANGER THINGS


Tuhaf, garip, değişik şeyler anlamına gelebilecek dizi bir doğaüstü, bilimkurgu, korku dizisi, daha doğrusu gizemli dizilerden.

Biraz efsanevi X Files havası var, yani gerçek orada dışarda bir yerlerde, biraz da Jordskott havası, bir çocuk kaybolduğu için, biraz da Sense8, paranormal olaylardan dolayı. Baştan sona heyecanlı, esrarlı ve finali de çok iyi. İkinci sezonunu heyecanla bekletiyor.

İki de eski oyuncu var ünlülerden, Winona Ryder ve Matthew Modine. Dizinin konusu, müziği, atmosferi, her şeyi yerinde ve hatta sevimli de.

Hareketsiz bir kasabada bir çocuk kaybolur. Annesi de peşine düşer. Ancak çocuk hem çok uzakta hem de çok yakındadır. Çocuğa ulaşabilmek için farklı güçler gerekir, farklı yetenekler.

Dizi, klasik bir Dean R. Koontz romanı havasında. İzlemeye başlıyorsunuz, ne olduğunu bile anlayamadan dizi bitiyor, yani nefes almak bile zor, ideal dizi işte, dizinin içinde siz de bir kahraman oluyorsunuz.

Tam turşulu puding. Çok tatlı ama yüreğinizi ağzınıza getiriyor.

19 Kasım 2016 Cumartesi

SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTESİ



James Joyce

Joyce’un ve dünya edebiyatının en müthiş eserlerinden biri. Kendini arayan bir genç adamın öyküsü. Yani, yazarın kendi öyküsü, biraz da kurgulaştırarak.

Roman kahramanı Stephen Dedalus, yazarın ünlü Ulysses adlı romanının da kahramanı. Romanda küçük bir oğlanın genç bir erkek oluncaya dek yaşadıkları anlatılıyor. Stephen Dedalus bir sürü evreden geçiyor, düşünsel, dinsel, felsefik, yaşamsal evrimler geçiriyor, aynı Tolstoy’un gerçek yaşamı gibi.

Küçükken ailesinin durumu iyi ama sonra bozuluyor, birkaç okul değiştiriyor, aşık oluyor, dine yaklaşıyor, dinden uzaklaşıyor, arkadaşları ile anlaşamıyor, hep yabancılık çekiyor. Büyük olasılıkla, gençlik arayışları romanları bu romanla başlamış olmalı, bir de Bazarov var, Babalar ve Oğullar’daki.

Joyce yazınca tabii bir başka oluyor edebiyat. Bilinç akışı yöntemiyle yazar, bir diğer dahi yazar Marcel Proust gibi, yani kahramanın zihnini, düşüncelerini izliyoruz. Bu roman, edebiyat severler için önemli olduğu gibi, sanatı ve yazmayı sevenler için de çok önemli. Bir yazarın daha küçükken neleri düşündüğünü anlayabiliyoruz ki bu yazar daha sonra Joyce oluyor.

Kaçırılmayacak bir edebiyat zirvesi.

Not:4/4

18 Kasım 2016 Cuma

TAŞ



(Kavas Hüdai anlatıyor)

Adama çok kızmıştık, paramızı eksik veriyordu. Alüminyum tencereleri aldık. İçine taş doldurduk. Bütün tencerelerin içine birkaç yüz gramlık taş koyduk. Tencereleri biraz da ezdik. İçindeki taşlar belli olmuyordu.

Gittik adamın yerine, sanayiden alüminyum tencere topladık dedik, iç içe koyduk, ezdik, sen zahmet etme, biz tartarız dedik. Getirin bakayım dedi. Götürdük önüne 15-20 tencere, baktı, hoşuna gitti, helal lan size, dedi. Kapakları görüyor tabii.

Tartıya koyun tartın dedi. Normalde birkaç kilo gelecek tencereler, biz çektirdik onsekiz kilo. Parayı aldık. Bir daha oraya gitmedik.

Bir kafe vardı, hep giderdik, arkasında da han vardı, handa deri işlerlerdi, deri ceket filan işte, işe yaramaz deri parçalarını da aşağı atarlardı. Kafeyi yaşlı bir adam işletirdi, adisyon hiç yazmazdı. Bu kafede biz hep aynı şeyi yapardık.

Kola, fanta, soda söylerdik. Birkaç tane, sonra birkaç tane daha. Bir kısmını pencereden aşağı atardık, o derilerin üstüne. Biz kafenin üst katında otururduk hep. Sonra hesap için yaşlı adamı yukarı çağırırdık. Adam, hesap tutmadığı için hiç bilemezdi kaç tane içtiğimizi, hep az öderdik. Çıkarken de pencerenin altından alırdık hepsini. Az hesap öderdik.

Kuaförde yedi sene çalıştım, askere kadar. Gündüz torna tesviye, akşam masörlük. Akşam altıdan, yediden sonra, bire kadar. Çalışmadığım iş kalmadı. Bütün işlerimi bir gün bırakıyor, para kazanacağım başka işe geçiyordum, bir sigarayı bırakamadım. Çok seviyorum. Sigara benim sevgilim, bırakmayı denediğim zaman yedi bela hüsnü oluyorum sanki, sigara benim Despina’m. Ona öyle derim ben. Despina’mı bırakırsam onu aldatmış gibi hissederim kendimi.

16 Kasım 2016 Çarşamba

MAYDANOZLU BEYİN SALATASI



(Kavas Hüdai anlatıyor)

Bilmem farkında mısınız her gün yeni bir kampanya ile karşılaşıyoruz. En ünlü bir butik veya tanınmış, bebe giyiminde öncülük eden firmalar. Yılda üç dört kez indirime girer. % 50 indirim diye büyük afişlerle reklamlarını yaparlar. Burada butik ismi vermiyorum reklama girmesin diye. 

Malum etikette şu rakamları görürsünüz. 14,90, 39,90 veya 49,90, 149,90. Bu aslında alıcının beynini yanıltmak için reklam şirketlerinin büyük algı operasyonu. Şuna 40tl veya 50 tl yazmazlar. Çünkü 49,90, 50 tl den çok düşüktür sanki. Ama aralarında yalnızca iadesi olmayan 10 krş vardır.

Her neyse aslında konumuz bu da değil ama bundan yıllar evvel başımdan geçen benim için şu anlar büyük önem kazanan anı. Yıllar sonra düşündükçe büyük önem kazandı.

O yılların özlemiyle yanan ben. O yıllarda bu konuya muhatap olanlar şimdilerde hayatta değillerdir. Çünkü ben 11-12 yaşlarındayken onların yaşları 50 ile 65 yaşlarındaydı.  Aileme bakabilmek için bulunmuş olduğum kentin en işlek ve en çok doktorların bulunduğu sokakta bir eczanede çıraklık yapmaya başladım. Aynı apartmanın çatı katında oturan Amerika’ da ihtisas yapmış ‘’Ruh ve Beyin ‘’ mütehassısı ile girişte bulunan eczanenin sahibesi eczacı hanım çok sıkı dosttular ve günün kritiğini yapmak için akşam 16,30 gibi bizim eczanede buluşurlardı. Doktor bey 1.90 boylarında iri elleri ve iri ayakları olan insan azmanı gibi birisiydi. Eczacı hanımsa gerçek bir salon hanım efendisiydi oturuşu kalkışı konuşmasıyla hayran olunacak kişilerdendi. Her akşam saat 16,30’da doktor bey eczanenin kapısından girdiğinde ‘’Veri guttu deyyyy ‘’ diye giriş yapar ve o oturmak için can attığımız eczacı hanımın küçük çiçeklerle ve küçük, ilgi dağıtan biblolarla dolu küçük yazıhanesinin koltuklarında oturur konuşurlardı.

Aradan ya on dakika ya da on beş dakika geçtiğinde yüzünü bankoya döner ‘’ Evlat bana 1 tl lik şambali ‘’ alırmısın derdi. O yıllarda Halep baklavası ve şambali tatlısı büyük sinilerle üç tekerlekli arabaların içinde satılırdı. El arabasının başında bir lüks lambası ve beyaz önlüklü, tırnakları kesik, sakalları kesik, saçı taranmış, nezaket kurallarını ve tatlıları satmada usta olan tatlıcılar vardı. Bizim sokağın tatlıcısı en meşhurlarındandı.  Doktor beyin istediğini almak için tatlıcının yanına gider
( 1 tl lik ) şambali verir misiniz derdim. Alır gelir bir tabağın içine koyar ikram ederdim. Bu böyle 6 ay kadar devam etti, baktım ki tatlıcının surat şekli değişmeye başladı. Bir sabah eczacı hanıma bu olayları anlattım. Tatlıcı bozuluyor (1tl lik) alıyorum diye, ben bundan sonra almam haberiniz olsun dediğimde, aman  sen ne yapıyorsun doktor beyi kıramayız ama bu 1 tl lik mevzuyu öğrenelim dedi. Akşamı bekler olduk veeeeee saat 16,30, doktor bey kapıdan girer girmez yine
‘’Veri guttu deyyyy ‘’ diyerek eczacı hanımın yanına oturdu ve İngilizce konuşmaya başladılar. Eczacı hanım konuyu anlatmış olacak ki, doktor bey,  evlat bi gel otur önüme anlatayım sana, dedi.

Amerika’ da ihtisas yaparken hocası söylemiş,  beyninizin algıladığı kadarını yiyin. Yani sizin vücudunuz beyninize uyarı gönderir, 1 tl lik tatlı ve 1 tl lik tatlının içindeki irmik, yağ, un, şeker, fıstık ve hindistan cevizi lazım diye. Sizin canınız ancak bu kadarını çeker ve yersiniz.

İhtiyaçtan fazlası ise vücudumuzda istemediğimiz hasarlara sebep olacaktır. Hayatımda hep şuna dikkat etmişimdir.  Az yemek dengeli beslenme. Az uyku.  Ve bolca kitap. O mütehassıs bunları anlattı bana. 1 tl nin sırrı buymuş. Bir de very good today diyormuş. Bugün iyi bir gün.

Siz siz olun siz de bunlara uyun. Beyninizin algıladığından fazla yemeyin, tüketmeyin.

15 Kasım 2016 Salı

BLACK MIRROR


Kara Ayna anlamına gelen bu dizinin ismi telefon, televizyon, bilgisayar ekranlarının siyah olmasından geliyor. Hepimiz bir şekilde kara ayna bağımlısı olduk. Yolda ve gündelik yaşamda hepimizin gözü kara aynalarda.

Black Mirror, günümüz teknolojisi ve internetin hayatımızdaki rolünü anlatıyor. Düşündüğümüzden daha fazla etkisi altındayız ekranların. Bu eleştiri gibi gözükebilir ama değil. Bir şekilde şikayet edenler var aramızda teknolojik aygıtlardan. Hepimiz doğayı özlüyoruz elbette.

Ancak bu bir gerçek ve doğal sonuç. Geriye dönülemez. Yıllar geçtikçe hayatımız teknolojik olacak yani hayat bu ve böyle. Kişisel karşı koyuşlarımız olabilir ancak artık hayatımız ekransal. Bu dizi bu olguyu çok etkileyici işliyor.

İlk sezon ilk bölüm biraz iğrenç başlasa da çarpıcı bir ikinci bölüm var. İlk sezonun zirvesi, ikinci bölüm. İkinci sezonun birinci ve ikinci bölümleri yine şok. Üçüncü sezon ise yedi bölüm ve yedisi de unutulacak gibi değil. Bazı bölümler sakin bazı bölümler aksiyon dolu ancak üçüncü sezon hiç kolay lokma değil.

Bu diziyi izleyin.


Not: Dizi yazmışken, son yıllarda izlediklerimden birkaç süper dizi, tekrar söyleyeyim. Kill Me Heal Me, The Wire, The Mentalist, The Americans, Bron/Broen, Hell On Wheels, Borgen, Sense 8, Metal Simyacı, Forbrydelsen, True Detective ve How I Met elbette bir de kişisel en sevdiğim Kara Ekmek. 

10 Kasım 2016 Perşembe

KİTAP ÇIKARAN BLOGÇULAR



AN'LAR MI? ANILAR MI? GERİYE KALAN

Makbule Abalı

Alzheimer'li Bir Hastanın Yakını Olmak

Sevgili blog arkadaşımız, biricik hocamız, iyi kalpli duygusal ablamız Makbule Abalı'nın bu kitabı bir çok yönden çok etkileyici.

Öncelikle bütün hayatı öğretmenlikle geçmiş bir insanın eğitim çocuklar hayat sevgi üzerine şaşırtıcı bir bilgelikle yazdığı bir kitap bu.

Kitabın adı zaten duygulu. Kitabı okuduktan sonra ise ben bu kitaba bir isim daha buldum: Kuşlar Çiçekler Umutlar Hayaller. Çünkü hocamız yaşadığı ortamlar nedeniyle bir yandan doğayı, kuşları, çiçekleri iyi biliyor ve dünyayı farkediyor, diğer yandan da yaşamın her türlü zorluğuna rağmen acılara rağmen onca kötülüğe rağmen hayallerimiz ve umutlarımızdan vazgeçmememizi öğütlüyor bize.

Kitap, daha ilk üç sayfada duygu yüküyle gözlerinizi yaşartıyor, önsöz, sunuş ve teşekkürle. Bir anda uzun ve verimli bir eğitim hayatının sonunda süzülen satırları okuyacağınızı hissediyorsunuz. Sonra yazılar başlıyor. Eğitim öğretim okullar hayat üzerine çok deneyimli bir öğretmenimizin düşünceleri ve anıları diyebiliriz.

Sevecen, hoşgörülü ve çok aydınlık bir öğretmenin hepimize ışık olacak düşünceleri. Çünkü hocamız bir rehber danışman eğitimci.

Ardından kitabın son bölümünde sevgili Makbule hocamızın annesi yine bir öğretmen Müzeyyen Gültekin'in yaşamını, öğretmenliğini, çocuklarını, eşini ve daha sonra yakalandığı Alzheimer hastalığı ile hayatının nasıl bambaşka olduğunu ve yaş alan Müzeyyen hocamızın nasıl bir çocuğa dönüştüğünü görüyoruz. Ve tüm ailenin ve daha sonra doktorların onunla nasıl ilgilendiğini. Makbule hocamızın bu sevecen anıları baştan sona gözyaşlarıyla okunuyor. Gülümserken ağlayarak.

Kitabın sonunda Müzeyyen hocamızın bir yemek tarifi var ki bir zamanlar ailenin gözdesiymiş.

Vanilyalı Ay Kurabiyesi

Malzemeler:

275 gram un (yaklaşık 2 su bardağı)
100 gram soyulmuş badem (1 su bardağından az)
200 gram tereyağı
130 gram pudra şekeri (yaklaşık 1 su bardağı)
1 paket vanilya
1/2 limon kabuğu rendesi

Un elenir, tereyağıyla kıyılır. Badem soyulur, makineden geçirilir, Pudra şekeri, vanilya, limon kabuğu rendesi eklenir. Bir hamur yapılır, fındık büyüklüğünde parçalara ayrılır. Ay şekli verilir. Fırında hafif pembeleştirilir. İçine vanilya konmuş pudra şekerine bulanır.

Makbule Abalı öğretmenimizin blogunun adı "Uçun Kuşlar" da annesi Müzeyyen öğretmenimizin en sevdiği şarkı.

Bu kitabın geliri öğretmenimize değil Mersin'deki Alzheimer Derneği Yaşlı Yaşam Merkezi'ne aktarılacak. O nedenle bence hepimiz alalım, destek olalım.

Hayat üzerine bir yardımcı ders kitabı gibi olan bu çarpıcı kitabı okuyun.

Not:4/4

5 Kasım 2016 Cumartesi

KIZÇELER


Biliyorsunuz, kitaplarımı sizler, blogçu arkadaşlarım için yayınlıyorum. Sizler dışında zaten bilen yok onları. Okuyan arkadaşlarımız kitaplar hakkında yazıyor bazen blogda, tatlı oluyor tabii okumak. Hepimiz farklıyız tabii, herkesin sevdiği kitaplar farklı oluyor yani. Şu benim kızçeler, bal çiçekleri, ki bu isimleri Jysra Reçani taktı, çok da yakıştılar, bence de bir bütünler. Dördü de kendi içinde farklı, hatta kitaplardaki diller bile farklı. Sade ile Fram format olarak birbirlerine benziyor sadece, içerik de andırıyor ama konular, yaklaşımlar aynı değil. Mavi ise diğerlerine hiç benzemiyor. Çok arkadaşım en çok Mavi'yi seviyor. Yani de diğerlerine benzemiyor, dili farklı ve uzun öyküler. Bir kurgu dışı bir kurgu şeklinde gidiyor kitaplar. Sade kurgu dışı, Mavi kurgu, Fram kurgu dışı, Yani kurgu. Hep söylüyorum, her zaman okunabilecek kitaplar yayınlamayı seviyorum. Sıkmayacak, ferahlatacak, ama derinlere gitmeyi de istetecek, her zaman ele alıp orasından burasından okunabilecek kitaplar. Kurgu bile olsa gündelik yaşamın kurgusu. Ben de zaman zaman açıp rastgele okuyorum, hep gülüyorum, başkası yazmış gibi geliyor tabii, bir de okurken hep yanlış arıyorum, sözcük hatası, baskı hatası gibi. Şimdiye dek iki adet sözcük hatası bulabildim dört kitapta, basımdan kaynaklanan.

Şimdi son zamanlarda şu kızçeleri okuyan bazı arkadaşlarımın yorumlarısı.

OKYANUS ARSEL (Sade/Yani)


JYSRA REÇANİ (Yani)


DEMİR KADIN (Yani)


SEMANUR KÖK (Sade)

Bizim deli mavi, en sevdiği kitaplar arasına koymuş en büyük kızçe Sade'yi.

26 Ekim 2016 Çarşamba

NECLA


(Kavas Hüdai anlatıyor)

Kamyon geldi mahalleye. Taşınan varmış. Baktık, kamyondan çok güzel bir kadın indi. Adı Necla imiş. Sonradan öğrendik. Yardım ettik eşya taşımaya. Kadın 30 yaşında, adam 50 civarı, kır saçlı. Adam teşekkür etti bize. Hepimize biraz para verdi.

On gün sonra kadın bizim kapıya geldi, gecekonduya. Oturduk, dışarıdaki sedirde hep birlikte. Kadın bir kahkaha atıyor, aşağı kahvede okey oynayanlar duyar yani. Börek mörek getirmiş. Çok da dekolte giyiyor. Gitti kadın.

Annem sordu bana. –Komşu Necla’yı tanıyor musun? Evet dedim, taşınırken tanıştık. Annem anlattı, Tokat’lıymış kocası. Almanya’dan emekli olmuş, gelmişler buraya, ev de adamınmış, zamanında annesinden kalmış ona. Mahallenin bütün erkekleri kadına bakıyor.

Bir gün böyle Salı mıydı Çarşamba mıydı, geçmiş gün hatırlamıyorum, o gün hiç çalışmak istemedi canım. Fabrikada hiç çalışmak istemedim. O gün bir şey vardı yani bende. Ustama gittim, usta dedim, bugün bende bir şey var çalışmak istemiyorum, çalışırsam elimi kolumu kaptırabilirim, çalışmıycam. Bana bugün izin ver dedim. Çalışmak istemiyorum, işten de çıkartsan çalışmam, çalışamam. Tamam dedi usta, izinlisin.

Yayan yürüdüm, Hamdullah abiye uğradım, kadın kuaförü,-Abi dedim, ben bu akşam çalışmıcam, bana masaj yazma, randevu alma masörlük için. Çünkü, kadınlar geliyordu, Hüdai’ye söyle, saat dokuzda gelsin, ev adresi, telefon numarası. Seanslar yirmi dakka sürüyordu. İşte dokuzbuçukta başka randevu, başka eve gidiyordum, onbuçukta başkasına. Böyle böyle altı yedi işe gidiyordum akşamları. Evlere. Kadınlara masaj yapıyordum, kocasının yanında, kızının yanında, gibi. İyi para verirlerdi. Fabrikadan daha çok oluyordu haftada kazandığım. Evlerde yemek de verirlerdi bazen.

Çıktım dolmuş durağına geldim, bir tane dolmuş yok, ben de otobüse bindim. Karakoldan yukarı çıkıyor, surları geçiyor otobüs, dönen bir yer var, son durak orası. İndim ordan eve yürüdüm.

Eve geldim. Meğerse gözümden geliyormuş sıkıntım. Gözüme çapak kaçmış. Gözüm zonklamaya başladı. Evde yattım. Kapılar pencereler açık. Dışarda da tahta divan var. Arkasında minderler. Yaslanıyor, oturuyor kadınlar. Annem, Cihan abla, İlmiye hanım teyze, başka tanıdıklar, sağdan soldan sohbet ediyorlar. Necla da var. Ya dedi, Necla, anneme, kocam sana bir eş bulmuş, Sümerbank’ta çalışıyormuş, karısı ölmüş, iki çocuğu varmış, ne diyorsun? Annem de, -Ya sen manyak mısın, ben kocamın üzerine bir daha başka erkekle yatağa girmem, dedi. Adam yedi-üç çalışıyormuş vardiyada.

O arada Necla’nın Tokatlı kocası da geldi. Herkes toplanmış burada dedi.  -Hadi bir sandalye bir çay verin bana sohbet edelim. Ben de içerde yatıyorum. Gözüme bant koymuştum, çapağı anneme aldırmıştım. Ondört on beş yaşındayım yine. Kocası, Necla’ya, -Mevzudan bahsettin mi?, diye sordu, talibi var, dedi. Anneme dönüp, -Ya seni evlendirelim artık, hayırlı bir iş yapalım, dedi.

Kafamı bir çıkardım pencereden, -Seni keserim lan, dedim. Seni de karını da keserim, sabaha ikili cenaze kalkar buradan, bir daha bu eve gelmeyin. Senin işin dul kadınlara adam mı ayarlamak, lan?

Adam, -Hüdaican, sen orda mıydın, ne biçim konuşuyorsun sen, filan diye geveledi. Kalk len dedim, kalk git çabuk, karını da al git, kafana vurdurtma, kalk git, keserim seni, şerefsiz. Kapattım pencereyi, kapıyı da kapattım. Girmicek kimse bu eve, dedim, Sabaha kadar kimse girmicek. Ne ablamlar girebildi ne de annem. Sizi de keserim dedim. Bıçkındım, deliydim ya, o zamanlar.

24 Ekim 2016 Pazartesi

MASA


Masa Sanat yeni çıkan kültür sanat edebiyat dergilerinden ve iki ayda bir çıkıyor.

Dergi sıkı, yazılar sıkı, kadro iyi, yazarlar iyi. Dolu dolu bir sanat dergisi. Öykü, şiir, yazar incelemeleri, denemeler, sinema, müzik, tiyatro, resim, edebiyat yazıları, bütün kültür sanat dalları var üçüncü sayısında.

Attila İlhan, Ayşe Kulin, Şükrü Erbaş, Orhan Kemal, August Rush, Freddie Mercury, Suç ve Ceza, Bülent Emin Yarar, Andy Warhol, Muhsin Ertuğrul, İlyada bu sayıda işlenen konulardan bazıları.

Bu zengin içerikli dergi umarız yayınına yıllarca devam eder.

Dergiden bir bukle:

“Koşaradım tükeniyorsunuz insan kardeşlerim
 Koşaradım
 Duymadan bir gün olsun dünyayı iliklerinizde”

“yine akşam oldu attila ilhan
üstelik yalnızsın sonbaharın yabancısı”

20 Ekim 2016 Perşembe

İLK MÜSLÜMAN


Lesley Hazelton

Amerikalı gazeteci olan yazar Orta Doğu’da çok uzun yıllar yaşamış ve çok sayıda kitabı var.

İlk Müslüman, oldukça detaylı bir araştırma sonucu yazılmış tarihsel bir biyografi. Peygamberimizin yaşam öyküsünü tarafsız bir gözle yazmış, Arapça ve İngilizce kaynaklardan.

Özellikle iki kaynağı çok önemli. Yaklaşık 700 yıllarında İbni İshak’ın yazdığı ve 800 yıllarında El Tabari’nin yazdığı iki kitap, Peygamberimizin yaşadığı zamanı o yıllarda yaşayanların ağzından anlatıyorlar.

Peygamberimizin yaşamının ilk yılları, öksüzlüğü, yetimliği, onu emziren kadın, yıllarca Bedevilerle yaşayışı, gençliğinde yaptığı işler, kendinden büyük ilk eşi Hz. Hatice, ticarete atılması, peygamber oluşu, onu ilk kabul edenler, Mekke Medine, katıldığı savaşlar, yaralanması, dinimizin yayılması, eşleri, yoğun çalışması ve yorgunluktan hasta olması, hepsi anlatılıyor. Kendine zaman ayırmak istemiş ancak buna hiç fırsat olmamış.

İyi ve doğru bir insan olan Peygamberimizin yaşamı ile ilgili ilginç detaylar ve diğer ünlü kişilikler, Hz. Ayşe, Ebu Cehil, Hz. Ömer, Hz. Ebubekir, Hz. Ali, oldukça kapsamlı bir biyografi.

Yazarın nette yazıları ve konuşmaları da var.

Not:3/4

18 Ekim 2016 Salı

KARA PAZARLAR



Ece Evren

Kara Pazarlar anı veya günce tarzı bir roman kitap.

Kitabın kahramanı, bugününü anlatırken geçmişini de anımsıyor. Hayatındaki üç önemli kişiyi anlatıyor. Babası, eski eşi ve yeni sevdiği.

Bu üç kişi kitabın kahramanına çok acı çektiren kişiler, onu depresyona sokan, yıllarca hasta eden üç kişi. Babası sert ve sevgisiz, eski eşi de öyle, yeni sevdiği de duyarsız ve bencil.

Kahramanımız bütün yaşadıklarını bir parça sevgi için yapıyor. Sevgi açlığı onu üzüntülere taşıyor ve bu üç kişi, kahramanımız ne kadar istese de hiç değişmiyor.

Çok açık, içten yazılmış cümleler, belki hepimizin içinden geçen düşünceler, öfkeler, kederler, anlık mutluluklar ama bu denli dürüst yazmak hiç de kolay değil.

Hüzünlü bir kitap. Kitabın kahramanı umarız bundan sonra üzülmesine izin vermez ve huzurlu olur. Kitabın devamını ve olayların gelişimini de bekliyoruz elbette.

Not:3/4


Daha not: Kitabın yazarı sevgili arkadaşımız Ece Evren.

17 Ekim 2016 Pazartesi

SPAGETTİ


(Kavas Hüdai anlatıyor)

Çok adam dövdüm, dayak yedim. Kendimi korumak için dalardım yani, kimse kötü konuşamazdı bana. Bir olay olurdu, bir karışırdı ortalık, paat, karakoldayız. Bütün karakolları ziyaret ederdik, şubeleri de.

Dörtyol ağzında şube vardı, bir gün bizi aldılar oraya. O da bizim amcaoğlu ve onun ortağı Bahattin yüzünden oldu. Bir restorana gittik, spagetti yiyoruz. Restoranın üstü de disko. Karşıya iki tane kız geldi, felaket güzel, resmen. Bahattin onlara iki spagetti gönderdi. Bahattin dedim, yapma, başımıza bela alacaz. Yok abi dedi, kızlar bize bakıyor. Abi filan diyor ama yaşım daha 16-17 civarı. Torna tesviyede çalışıyorum, akşamları masörlük, amcaoğlunun kadın kuaföründe, bir de orkestrada tumba, bateri çalıyorum. Para nerde ben orda.

Bahattin, göçmen, Giritli, çok acaip bir çocuktu. Çok acaip. 25 yaşındaydı, saçları bembeyazdı, 1.80 boyunda, beyaz tenli, öyle bir adamdı yani. Ağzı da laf yapıyor. Kızlar kalktı. Bahattin, hadi biz de kalkalım dedi. Hesabı ödedik, kalktık. Kızlar yürüyor, biz yürüyoruz. Vurdular yürüyorlar. Bahattin, yaklaştı kızlara, tanışalım, gezelim, şöyle yapalım, böyle yapalım, diyor. Kızlar diyor ki, -Bizi rahatsız etmeyin, buraya bir iş için geldik, rahat bırakın bizi.

Bahattin diyor,-Rahatsız olmazsınız. Böyle konuşa konuşa çok yürüdük, bir karakolun önüne kadar. Kızın biri, durdu, çantasını açtı, bir şey çıkardı, meğerse kızlar polismiş, Ankara’dan özel görevle gelmişler, birisini takip ediyorlarmış, işlerini bozmuşuz. Aldılar mı bizi karakola. Aşağı indirdiler, küf kokuyor orası.

İçeri giriyorsun, duvarda coplar var sıra sıra, uzatmalı coplar. Hangisinden istiyorsun diye soruyor polisler. Seçiyorsun seçtiğin cop birden uzuyor. Dayağı yedik tabii. Biri geldi odaya, -Çıkartın bunları yukarıya, bir ekip alıp götürecek şubeye. Abi resmen altıma işedim. Ne oluyor ya burada dayak yedik, daha ne olcak?

Aldılar bizi götürdüler şubeye. Ulan dedim Bahattin, senin yüzünden neler geldi başımıza. Birinci kata girdik, kimlikleri verin, verdik, ayakkabı bağcıklarını verin, verdik, kemerleri verin, verdik, cüzdanlarınızı, bozuk paralarınızı, verdik, buraya teslim ettiğinize dair imza atın, attık. Hadi çıkalım dediler, merdivenlerden çıktık, dördüncü kata geldik, bizi bir odaya aldılar, karanlık bir oda.

Bir iki kişi geldi odaya, böyle zebellah gibiler. Nerelisin diye sordular, Vanlı, nerelisin, Vanlı, nerelisin, göçmen. Ben, amcaoğlu, Bahattin. Nerde oturuyorsunuz, şurda, şurda, şurda. En son ben söyledim, o anda yumruklar gelmeye başladı. Bir dayak bir dayak, saat gece üç. Saat onda karakolda dayak yedik, şimdi de şubede.

-Siz sivil polis kızlara nasıl askıntı, olursunuz? dediler. Onlar Narkotik’ten, burada bir eroin satışı varmış, onu takip ediyorlardı, siz işi bozdunuz, biz işi kaçırdık, dediler. Dayak bitti, çıktım, koridorda aynaya baktım, yüzümü tanımıyorum, şişmiş, dudağım patlamış, yüzüm büyümüş.

İndik aşağıya, komiserin yanına, bir daha yapcak mısınız, yapmıcaz abi, yapcak mısınız, yapmıcaz abi. Bana bir baktı, komiser. Hüdai, sen misin, dedi. Dedim, benim. Oğlum, sen daha akıllanmadın mı dedi. Ulan seni bütün karakollarda dövdüler, şubelerde, dövdüler.

Çıktım, Bahattin’den bir yüzlük aldım eve gittim. Annem baktı, oğlum, ne yaptın, kiminle kavga ettin dedi, ağladı. Dedim anne ne diyon ya, bırak da uyuyum, hayatım spagetti western olmuş zaten.

13 Ekim 2016 Perşembe

TANSİYON



(Kavas Hüdai anlatıyor)

Yaşamış olduğumuz hayatın içinde her gün bir yasakla tanışıyoruz. Bir sabah kalkar televizyonu açarız, ismini yeni duyduğumuz bir doktor çıkar, şu yasak der. Hoppaaa o sabah o televizyonu seyreden herkes hiç ses çıkartmadan araştırmadan neyin ne olduğunu bilmeden uyar.

Bir de şu ayaklı gazeteler vardır, o sabah o televizyonu seyredenler üç tane kelime daha ekleyerek ballandıra ballandıra anlatırlar. Dinleyen ise karşı atağa geçer. Ayyyy şekerim vallahi ben uyuyorum ama ne yesem yarıyor. Sanki defileye çıkan manken. Kemiksiz seksen beş kilo. Bele kadar inen simetrik görünüş ince, belde son buluyor. Aşağıya sakın bakmayın. Selülite mahkum olmuş kalçalar, yarım dünya modeli. Bu televizyonlarda her gün standart ölçüleri konuşan, her gün bir şeyi yasaklayan ama kendilerine baktığınızda alakası olmayan kişiler anlatır durur. Kalp doktoru aman sigara içmeyin der. Bir gün gazeteyi açtığınızda tanınmış kalp doktorunun kalp krizi geçirdiğini ve öldüğünü duyarsınız. Buna benzer o kadar örnek var ki saymakla bitmiyor.

Ama aklımızın ucundan geçmez, vücudumuzun her altı ayda bir kontrolden geçmesinin gerektiği.

Mesela ben gamsız bir adamım. Çok şey yaşadım, başımdan çok şey geçti, deli dolu yaşadım, kabadayı yaşadım. Ama şimdilerde kitap okuyor şiir yazıyorum. Nerden nereye. Hiçbir şey düşünmem, yalnızca dinlenerek ve kitap okuyarak koltuğumdan kalkmayan ben, geçen sabah başımın dönmesiyle sendelemiştim kalktığımda. Başım dönmüş her yer kararmıştı. Penceremin önünde yalnızca bana hizmet etmek için duran koltuğuma tekrar oturdum.  Gözlerimi kapattığımda,  susmayan telefonumun sesine bakmak için açtığımda annemin aradığını gördüm.

‘’Alo, nasılsın oğlum ‘’. ’’ İyiyim anne sen nasılsın‘’.
‘’ Ben iyiyim de senin sesin bir tuhaf geliyor’’.
‘’ Başım döndü anne ‘’.
‘’ Sana kaç kere söyledim oturma günde iki saat olsa da yürü diye. Sabah ilk işin doktora görün‘’.
 ‘’Aman anne bu kadar telaş etme ‘’.
 ‘’ Sen yine de ihmal etme şimdi kalk eczanede bir tansiyonunu ölçtür bakalım kaç olmuş’’.
 ‘’ Peki anne ‘’ derken içimde fırtınaya dönüşen endişe ayakkabılarımı giymeme mecbur bırakmıştı.

Sokağın sonunda duran eczaneden tansiyonumu ölçtürdüğümde annemin telaşına hak vermiştim.
Küçük 11, büyük tansiyon 15 olmuş. Eczacı hanımın kalın sesi kulaklarımda yerini almıştı. Bey efendi doktora bir görünün sorunlu bir durum var tedbir alın dediğinde, sakin ve gamsız kişiliğimin yoldaşı olmuştu telaşım.

 ‘’ Alo oğlum ne oldu ölçtürdün mü tansiyonunu ‘’
 ‘’Evet anne küçük 11 büyük 15 olmuş’’.
‘’ Hemen doktora git ‘’.‘’ Peki anne’’ .  Bir saat sonra sağlık ocağında doktorun önünde duruyordum, tansiyon çıkmış bende.

Hoppaaa  stres yasak oturmak yasak tuz yasak şeker  yasak un yasak. 5 mlg ilaçla evin yolunu tutarken vücudumda duran fazla kiloların da yasak olduğunu söyleyen doktora teşekkür ederek çıktım.

Siz siz olun beş şeye dikkat edin. Tuz, şeker, un, stres ve fazla kilolarla arkadaş olmayın. O hızlı hayatımdan sonra bu hale gelmiştim. Aslında stresten değil de stressizlikten oldu her şey. Bir miktar stres lazım hepimize.


(devam edecek)

11 Ekim 2016 Salı

SAKLI ÇOCUK



Camilla Lackberg

Yazarın kitapları Türkçe’ye çevrilmeye devam ediyor. Buz Prenses, Vaiz, Taş Ustası, Yabancı, şimdi de Saklı Çocuk.

Yine yazarın çocukluğunun geçtiği Fjallbacka’da geçiyor olaylar, İsveç’te. Bu romanda da diğer romanlardaki polis Patrick ve yazar Erica var. Evlendiler, çocukları oldu, pek de mutlular.

Aynı kasaba, aynı kahramanlar, alıştık iyice, akraba gibi oldular, ailemizden. Her romanda farklı bir gizem ve cinayet var ama kasaba ve kahramanlar genelde aynı. Ve yazar her zaman olduğu gibi yine cinayetleri geçmişin sırlarına bağlıyor. Ufacık bir sahil kasabası ama ne çok sır barındırıyor.

Fjallbacka insanları sıradan, normal insanlar. Suçlar işlenince geçmişin gizemleri ortaya çıkıyor ister istemez. Kasaba sakin ve monoton yaşamını sürdürürken polis de araştırmasını yapıyor. Suç hep en yakınlarda çıkıyor, suçlular da.

Patrick babalık izninde, Erica ise evde kitap yazma çabası içinde. Çok yaşlı bir amca ölü bulunuyor. Bu amcanın ölümünün araştırılması polisi altmış yıl öncesine götürüyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarına. Kasabanın sakladığı ve çok kişiyi ilgilendiren sır nedir acaba? Aşk, gizem ve suç bir arada.

Lackerg bizi mutlu etmeye devam ediyor. Polisiyeleri ile.

Not:3/4


Daha Not: Bu kitabı Kafa Mert birlikte aynı anda okuyup yazalım dedi, kitabı aldım ve tam bir günde bitirdim, sonra yazdım işte. İkimizin de sevdiği bir yazar Lackberg. Yazdım ama yemek tarifi yazım okunsun diye biraz beklettim bugün. Sonuçta, kitap ve yemek, bu iki şeyle geçer ömrüm. Şimdi yayınlıyorum. Sevgili Mert'in de son yazısında eleştirisi.

10 Ekim 2016 Pazartesi

YABAN MERSİNLİ TAVUK


Tavuk göğüslerini aradan kesip biraz incelmesi için dövüyoruz.

Sonra içine keçi peyniri ve yaban mersini ile tuz ve karabiber koyup rulo haline getiriyoruz.

Sonra o ruloyu yumurtaya batırıp daha sonra da galeta ununa batırıyoruz.

Borcamın, Pyrex’in yani, altına biraz ayçiçek yağı koyuyoruz, 5-6 çorba kaşığı kadar.

Hazırladığımız tavuk göğüslerini borcama koyup fırının alt yerine koyuyoruz.

Ve 250 derece. Çevirmemiz de lazım tabii.




9 Ekim 2016 Pazar

KUŞÇU


(Kavas Hüdai anlatıyor)

Bir şehrin kıyı mahalleleri yoksullukla savaşırken afilli yalnızlıklar yaşarlar. Babadan kalma üç aylık maaş kıt kanaat yeterdi. Bakkal Osman amca da olmasa halimiz haraptı. O zamanlar her evin altmış yapraklı iki bakkal defteri vardı. Birisi bakkalda diğeri ise tek dalgalı radyoyu üstünde taşımaya çalışan tahta dolabın çekmecesinde dururdu.

Hayat şartları bu gün gibi zor olmasa da o zamanın şartları kıt kanaat geçinen bir ailenin bütün fertlerinin çalışmasını gerektiriyordu. Benim de üstüme düşen görev mahalle manavında çalışmaktı. En azından meyve sebze ihtiyacımızı karşılıyor, az biraz da para kalıyordu. Adaletin terazisi gibi tartı şimdi de mümkün değil. Vardır muhakkak bir hilesi ama sahibinden başka kim bilebilirdi ki. Tartıda muhakkak yüz gram manavcıya çalıştığını taa o günlerde öğrendim.

Bir gün ikindi vaktinde merdivenlerden aşağı bakarken, hemen yolun başında duran sarı boyalı evin bahçesinde kuşçu Salim’in arkadaşları ile toplanmış kümesten kuş alış verişi yaptıklarını sanıyordum. Oysa işin aslı astarı öğle değilmiş. Bunu manavcı Halit abi söylediğinde öğrenmiştim. Şeytanlık, üç kağıtçılık dendiğinde dünyada üstümüze yoktur. Deyim yerindeyse şeytanın cebinden parasını alırlar şeytanın haberi olmaz.

Bizim o güne kadar masum bildiğimiz kuşçu Salim abi meğerse kümesler arası esrar gönderiyormuş.
Bir başka mahallenin kuşçusu en ayar kuşunu eliyle getirir teslim edermiş. Malın  parasını da peşin verirmiş. Ertesi gün ikindi vaktinde kuşçu Salim ufak balonların içine verilen miktar kadar malı koyar kuşun ayağına bağlar kuşu salarmış.  Kümesten kalkan kuş doğru sahibinin kümesine inermiş.

Sizin anlayacağınız insanların ölümüne sebep olan bu zıkkım, kuşlarla nakledilirmiş. Dedim ya Osmanlı’dan kalan kuş uçurtarak yapılan haberleşme  bundan elli yıl önce de kullanılıyormuş. O gün kendi kendime karar vermiştim bu mahallede kalırsam benim de sonum bu, böyle bir olaya maruz kalacağım ya da aktif içici olarak hayatımı söndürecektim.

Sabah ilk işim manavcı Halit abiden üç günlük yevmiyemi alıp daha nezih bir yerde helalinden para kazanmak, kazanırken huzurlu bir şekilde yemek idi. Öyle de oldu. Ben de babam gibi dürüsttüm.

Bir kere bize bahşedilen hayatı kimsenin etkisinde kalmadan yaşamak ne güzel.


(devam edecek)